Yazar: Kenara Notlar

  • Külliye’nin Duvarındaki Tablo / Tolga AKPINAR

    Bilindiği üzere büyükelçilerin görevli gittikleri ülkelerin yöneticilerine güven mektubu vermeleri diplomatik bir gelenektir. Türkiye’ye kendi ülkelerini temsilen gelen büyükelçiler de güven mektuplarını şahsında Türkiye’yi temsil eden Cumhurbaşkanına sunar. Bu törene yeni hükümet sistemiyle beraber Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ev sahipliği yapıyor. Ve önemli bir detay dikkatlerden kaçmıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın büyükelçileri karşıladığı alanda asılı olan bir tablo, Dünya’ya şık, diplomatik ve sade bir mesajı sembollerle iletiyor: Türkiye artık Eski Türkiye değil!

    Arkada görünen eser Osmanlı Saray Ressamlarından Kapıdağlı Konstantin’e (17.YY-18.YY) ait olan ”III. Selim’in Cülus Töreni”(1789) isimli tablo. Tabloda Padişah III. Selim’in Topkapı Sarayı Babüssaade (Saadet Kapısı) önüne konan tahtında devlet erkanını kabulünü görüyoruz. Cumhurbaşkanı, padişahın kabul töreni tablosu önünde yabancı elçileri kabul ediyor. Bahse konu mesaj daha ilk adımda muhataplara iletiliyor.

    Özellikle 2010’ların ortalarına kadar Türkiye’nin dış siyasette tek gündemi vardı; Avrupa Birliğine üye olmak ve Avrupalılığını kanıtlamak. Bu yolda da ne yazık ki Osmanlı’yı ”redd-i miras etmek”, modernleşmenin temel şartı haline gelmişti. ”Osmanlı ile alakamız kalmadı.” mesajını ne kadar güçlü verirsek, o kadar ”modern” görüneceğine inanan bir anlayış Türkiye’de hakimdi. Bu garip psikolojinin en trajik tarafı Dünya’da bizden başka kimse böyle bir düşünceye sahip değilken, siyasi çıkarları dolayısıyla korkularımızı bize karşı kullanmalarıydı. Türkiye ne zaman çıkarları doğrultusunda bir hamle yapmaya niyetlense, özgüvenini kazanmaya çalışsa veya kendi yolunu çizmeye niyetlense hep aynı uyarı benzer kalıp cümlelerle geliyordu ”Ekseniniz kayıyor, Avrupa’dan uzaklaşıyorsunuz, Cumhuriyet sarsılıyor, Osmanlı gibi davranıyorsunuz vs.”. Bu düşük tonlu psikolojik şiddet bile Türkiye’nin özgüvenini kırmaya yetiyordu. Daha da üzücü tarafı Türkiye’yi kendini tek kıtaya kabulle kısıtlayan bu düşüncenin Atatürk ya da Osmanlı’dan bu yana gelen modernleşme tarihimizle de tutarlı bir yönü yoktu. Atatürk, Kurtuluş Savaşı döneminde Doğu ve Batı arasında denge politikasını ustaca götürmüş, II. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri gelmeye başlayınca batı komşularımızla Balkan Paktını yaptığı gibi doğuda da Sadabat Paktı’nı hayata geçirmiştir. Sümerbank’ı Doğu da dahil bir çok ülkeye savaş durumunda ihracat yapabilecek bir seviyeye getirme arzusu kayıtlara geçmiştir. Yine Afgan Kralı Emanullah Han başta olmak üzere bir çok liderle şahsi ilişkilerini geliştirmişti. Abdulhamid Han’dan Gazi Mustafa Kemal’e zor dönemlerde Türkiye’yi idare eden liderler dış politikada Türkiye’yi asla tek düzeliğe kısıtlamamıştı.

    İşte 2020’ler Türkiyesinde Cumhurbaşkanlığı duvarına asılan bir tablo bazı zincirlerin kırılması hususunda çok şey anlatıyor. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı artık yabancı elçileri bizzat Osmanlı Padişahı’nın cülus ve kabul töreni tablosu önünde kabul ediyor. Türkiye kendi hikayesini Dünya’ya ”Osmanlı da Türkiye de Türk Milletinin devletleridir, hatta ‘Devlette devamlılık esastır.’ ilkesine dayanarak aynı kadim devlettir.” diye büyükelçiler üzerinden gururla anlatıyor. Bu asla küçümsenebilecek bir mesaj değil, ki küresel siyaset de bunun farkında. Artık kendi bağımsız politikalarını yapan, Karabağ’da Azerbaycan’ı destekleyen, Libya’da rol alan, Afrika’da üsler açan, kendi milli silah sanayini ihraç edecek şekilde güçlendiren, Ukrayna’dan Suriye’ye kendi çıkarlarını Avrupa’ya sormadan önceleyen, Rusya, ABD, Uzak Asya vs. ile Avrupa’dan bağımsız ilişkiler kurabilen; kısacası özüyle yani tarihiyle barışmış ve olması gerektiği gibi gururla bakan, özgüvenli bir Türkiye var. Küresel siyasette eski usül “psikolojik şiddettin” özgüvenli Türkiye’ye işlemediğini görüp afallayan aktörler de yavaş yavaş bunu kabullenip yeni politikalar geliştirme noktasına gelmeye başladılar.

    Siyasette tesadüf olmaz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şubat 2026’da “Uluslarası siyasette Türkiye rüzgarı esiyor” diyerek özetlediği bu dönem de tesadüflerle değil hem bizde hem Dünya’da yaşanan köklü değişimlerin sonucu. Artık yeni bir Dünya’da yaşıyoruz ve Türkiye ezbere kalıplara sığdırılıp oyun dışına itilebilecek bir aktör olmanın ötesine geçeli çok oldu. Anlayan kazanır, anlamayan kaybeder…

    Tolga AKPINAR

  • Venezuela’da Kurulan Hristiyan Devlet

    Son zamanların önemli konularından biri olan VENEZUELLA hızla unutturulmaya başladi.Çünkü burada SOSYALİST bir düzen varken çaktirmadan HİRİSTİYAN BİR DEVLET kuruldu.Şimdi bunu biraz inceleyelim….
    Venezuela’nın dini yapısı, Latin Amerika’nın genelinde olduğu gibi Katolik Hristiyanlık etrafında şekillenmiştir. Ancak ülkede hem geleneksel tarikatlar hem de son yıllarda yükselişe geçen yeni dini hareketler ve cemaatler oldukça etkilidir.
    Venezuela’daki dini yapı ve etkili grupları şu başlıklar altında toplayabiliriz:
    1.⁠ ⁠Katolik Tarikatları ve Cemaatleri
    Nüfusun yaklaşık %70-80’i kendisini Katolik olarak tanımlar. Katolik Kilisesi, özellikle eğitim ve sosyal yardım alanında çok güçlüdür.

    • Cizvitler (Jesuits): Ülkedeki en etkili gruplardan biridir. Özellikle eğitim kurumları (UCAB Üniversitesi gibi) ve sosyal adalet projeleriyle tanınırlar.
    • Opus Dei: Siyasi ve ekonomik elitler arasında daha yaygın olan, muhafazakar bir yapıdır.
    • Salesianlar: Gençlik eğitimi ve teknik okullar konusunda uzmanlaşmışlardır.
      2.⁠ ⁠Yükselen Evanjelik ve Protestan Cemaatler
      Son yıllarda Venezuela’da Katoliklikten ayrılanların büyük çoğunluğu Evanjelik kiliselere yönelmiştir. Nüfusun %15-20’sini oluştururlar.
    • Pentekostallar: En hızlı büyüyen gruptur. Özellikle yoksul mahallelerde (barrios) yoğun bir sosyal ağa ve duygusal ibadet biçimlerine sahiptirler.
    • Yehova Şahitleri ve Mormonlar (LDS): Ülkede küçük ama oldukça disiplinli ve görünür topluluklardır.
      3.⁠ ⁠Senkretik İnanışlar ve “Halk Tarikatları”
      Venezuela’ya özgü, Afrika kökenli inanışlarla Hristiyanlığın karışımı olan yapılar toplumsal hayatta çok derindir.
    • Maria Lionza Kültü: Venezuela’nın yerli, Afrika ve Avrupa miraslarını birleştiren, devasa bir takipçi kitlesine sahip mistik bir harekettir. Siyasi liderlerden sıradan vatandaşa kadar geniş bir kesim tarafından ziyaret edilen ayinleri ve spiritüel merkezleri vardır.
    • Santería: Küba kökenli olsa da Venezuela’da çok yaygındır. “Babalawo” denilen ruhani liderler toplumda saygın bir yere sahiptir.
      4.⁠ ⁠İslam Cemaati
      Venezuela’da yaklaşık 100.000 civarında Müslüman yaşamaktadır. Çoğunluğu Lübnan, Suriye ve Filistin kökenlidir.
    • Şeyh İbrahim el-İbrahim Camii (Caracas): Latin Amerika’nın en büyük ikinci camisidir ve cemaatin merkezidir.
    • Margarita Adası: Ülkedeki Müslüman nüfusun ve ticari etkinliğin en yoğun olduğu bölgelerden biridir. Sünni ve Şii cemaatler barış içinde bir arada yaşamaktadır.
      5.⁠ ⁠Siyasi Etki
      Venezuela’da dini gruplar sadece inanç sistemi değil, aynı zamanda siyasi birer aktördür.
    • Katolik Kilisesi (CEV): Genellikle hükümete (Chavista yönetimi) muhalif bir duruş sergiler.
    • Evanjelik Gruplar: Hükümetle daha pragmatik ilişkiler kurabilmektedirler; bazı Evanjelik liderler siyasi partiler kurarak parlamentoda temsil edilmiştir.
      Venezuela’da dini yapıların siyasi olaylar üzerindeki etkisi, özellikle son yıllarda yaşanan gerilimlerde oldukça belirgin hale gelmiştir. Ocak 2026 itibarıyla yaşanan güncel gelişmeler (Maduro’nun ABD tarafından bir operasyonla alınması iddiası/olayı bağlamında) dini grupların rolünü şu şekilde analiz edebiliriz:
      1.⁠ ⁠Evanjelik Gruplar: İkiye Bölünmüş Bir Destek
      Evanjelik cemaatler, bu süreçte en aktif ve en tartışmalı rolü üstlenen kesim olmuştur.
    • ABD Destekçisi Kanat: Özellikle ABD’de yaşayan Venezuela kökenli Evanjelik liderler ve Trump yönetimine yakın olan Evanjelik danışmanlar, Maduro’nun görevden alınmasını “ilahi bir müdahale” ve “özgürleşme” olarak nitelendirmişlerdir. Bu gruplar, ABD’deki siyasi lobicilik faaliyetleriyle operasyonun zeminini hazırlayan kamuoyu desteğini sağlamıştır.
    • Maduro Destekçisi Kanat: Venezuela içindeki bazı Evanjelik gruplar ise Maduro hükümetinden aldıkları sosyal yardımlar ve devlet destekli programlar (“İyi Çoban” programı gibi) nedeniyle hükümete sadık kalmıştır. Ancak bu destek, dış müdahale karşısında askeri veya siyasi bir direnç oluşturmaya yetmemiştir.
      2.⁠ ⁠Katolik Kilisesi: Kurumsal Muhalefet
      Katolik Kilisesi, Venezuela’da geleneksel olarak Maduro yönetimine en sert eleştirileri getiren kurumdur.
    • Meşruiyet Tartışması: Venezuela Piskoposlar Konferansı (CEV), yıllardır Maduro yönetimini “tiranlık” olarak adlandırmış ve halkı sivil itaatsizliğe çağırmıştır. Kilise, doğrudan bir askeri operasyonun içinde yer almasa da, Maduro’nun ulusal ve uluslararası meşruiyetini zayıflatarak dış müdahale için uygun bir sosyal iklim oluşturmuştur.
    • Vatikan’ın Tutumu: Papa ve Vatikan, olay sonrasında “insani endişe” ve “barış” çağrısı yapsa da, yerel piskoposların Maduro karşıtı tavrı halk üzerindeki etkisini korumuştur.
      3.⁠ ⁠”Halk Tarikatları” ve Manevi Koruma
      Venezuela siyasetinde sanılanın aksine mistik yapılar da önemli yer tutar.
    • Manevi Zırh İnanışı: Maduro ve selefi Chavez, Maria Lionza kültü ve Santería gibi yerel inançlara olan yakınlıklarıyla bilinirdi. Halk arasında, bu “tarikatların” liderleri manevi olarak koruduğuna dair güçlü bir inanış vardı. Maduro’nun yakalanması, bu grupların manevi korumasının “kırıldığı” veya “etkisiz kaldığı” şeklinde bir toplumsal algı yaratmıştır.
      4.⁠ ⁠Dini Grupların Rolünün Özeti
      | Grup | Rolü | Tutumu |
      |—|—|—|
      | Evanjelikler (ABD) | Siyasi Lobicilik | Operasyonu “Tanrı’nın zaferi” olarak gördüler. |
      | Katolik Kilisesi | Meşruiyet Kaybı | Hükümetin ahlaki ve hukuki zeminini sarstılar. |
      | Yerel Tarikatlar | Psikolojik Etki | Halkın bir kesiminde Maduro’nun “dokunulmaz” olduğu algısını yıktılar. |
      Sonuç olarak: Cemaat ve tarikatlar bu operasyonu bizzat “yapan” güçler değildir; ancak operasyonun hem sosyal meşruiyetini (Katolikler aracılığıyla) hem de siyasi motivasyonunu (ABD’deki Evanjelik lobisi aracılığıyla) sağlayan temel taşlar olmuşlardır.
      Venezuela’da dini yapıların siyasi olaylar üzerindeki etkisi, özellikle son yıllarda yaşanan gerilimlerde oldukça belirgin hale gelmiştir. Ocak 2026 itibarıyla yaşanan güncel gelişmeler (Maduro’nun ABD tarafından bir operasyonla alınması iddiası/olayı bağlamında) dini grupların rolünü şu şekilde analiz edebiliriz:
      1.⁠ ⁠Evanjelik Gruplar: İkiye Bölünmüş Bir Destek
      Evanjelik cemaatler, bu süreçte en aktif ve en tartışmalı rolü üstlenen kesim olmuştur.
    • ABD Destekçisi Kanat: Özellikle ABD’de yaşayan Venezuela kökenli Evanjelik liderler ve Trump yönetimine yakın olan Evanjelik danışmanlar, Maduro’nun görevden alınmasını “ilahi bir müdahale” ve “özgürleşme” olarak nitelendirmişlerdir. Bu gruplar, ABD’deki siyasi lobicilik faaliyetleriyle operasyonun zeminini hazırlayan kamuoyu desteğini sağlamıştır.
    • Maduro Destekçisi Kanat: Venezuela içindeki bazı Evanjelik gruplar ise Maduro hükümetinden aldıkları sosyal yardımlar ve devlet destekli programlar (“İyi Çoban” programı gibi) nedeniyle hükümete sadık kalmıştır. Ancak bu destek, dış müdahale karşısında askeri veya siyasi bir direnç oluşturmaya yetmemiştir.
      2.⁠ ⁠Katolik Kilisesi: Kurumsal Muhalefet
      Katolik Kilisesi, Venezuela’da geleneksel olarak Maduro yönetimine en sert eleştirileri getiren kurumdur.
    • Meşruiyet Tartışması: Venezuela Piskoposlar Konferansı (CEV), yıllardır Maduro yönetimini “tiranlık” olarak adlandırmış ve halkı sivil itaatsizliğe çağırmıştır. Kilise, doğrudan bir askeri operasyonun içinde yer almasa da, Maduro’nun ulusal ve uluslararası meşruiyetini zayıflatarak dış müdahale için uygun bir sosyal iklim oluşturmuştur.
    • Vatikan’ın Tutumu: Papa ve Vatikan, olay sonrasında “insani endişe” ve “barış” çağrısı yapsa da, yerel piskoposların Maduro karşıtı tavrı halk üzerindeki etkisini korumuştur.
      3.⁠ ⁠”Halk Tarikatları” ve Manevi Koruma
      Venezuela siyasetinde sanılanın aksine mistik yapılar da önemli yer tutar.
    • Manevi Zırh İnanışı: Maduro ve selefi Chavez, Maria Lionza kültü ve Santería gibi yerel inançlara olan yakınlıklarıyla bilinirdi. Halk arasında, bu “tarikatların” liderleri manevi olarak koruduğuna dair güçlü bir inanış vardı. Maduro’nun yakalanması, bu grupların manevi korumasının “kırıldığı” veya “etkisiz kaldığı” şeklinde bir toplumsal algı yaratmıştır.
      4.⁠ ⁠Dini Grupların Rolünün Özeti
      | Grup | Rolü | Tutumu |
      |—|—|—|
      | Evanjelikler (ABD) | Siyasi Lobicilik | Operasyonu “Tanrı’nın zaferi” olarak gördüler. |
      | Katolik Kilisesi | Meşruiyet Kaybı | Hükümetin ahlaki ve hukuki zeminini sarstılar. |
      | Yerel Tarikatlar | Psikolojik Etki | Halkın bir kesiminde Maduro’nun “dokunulmaz” olduğu algısını yıktılar. |
      Sonuç olarak: Cemaat ve tarikatlar bu operasyonu bizzat “yapan” güçler değildir; ancak operasyonun hem sosyal meşruiyetini (Katolikler aracılığıyla) hem de siyasi motivasyonunu (ABD’deki Evanjelik lobisi aracılığıyla) sağlayan temel taşlar olmuşlardır.
      Venezuela’da dini yapıların siyasi olaylar üzerindeki etkisi, özellikle son yıllarda yaşanan gerilimlerde oldukça belirgin hale gelmiştir. Ocak 2026 itibarıyla yaşanan güncel gelişmeler (Maduro’nun ABD tarafından bir operasyonla alınması iddiası/olayı bağlamında) dini grupların rolünü şu şekilde analiz edebiliriz:
      1.⁠ ⁠Evanjelik Gruplar: İkiye Bölünmüş Bir Destek
      Evanjelik cemaatler, bu süreçte en aktif ve en tartışmalı rolü üstlenen kesim olmuştur.
    • ABD Destekçisi Kanat: Özellikle ABD’de yaşayan Venezuela kökenli Evanjelik liderler ve Trump yönetimine yakın olan Evanjelik danışmanlar, Maduro’nun görevden alınmasını “ilahi bir müdahale” ve “özgürleşme” olarak nitelendirmişlerdir. Bu gruplar, ABD’deki siyasi lobicilik faaliyetleriyle operasyonun zeminini hazırlayan kamuoyu desteğini sağlamıştır.
    • Maduro Destekçisi Kanat: Venezuela içindeki bazı Evanjelik gruplar ise Maduro hükümetinden aldıkları sosyal yardımlar ve devlet destekli programlar (“İyi Çoban” programı gibi) nedeniyle hükümete sadık kalmıştır. Ancak bu destek, dış müdahale karşısında askeri veya siyasi bir direnç oluşturmaya yetmemiştir.
      2.⁠ ⁠Katolik Kilisesi: Kurumsal Muhalefet
      Katolik Kilisesi, Venezuela’da geleneksel olarak Maduro yönetimine en sert eleştirileri getiren kurumdur.
    • Meşruiyet Tartışması: Venezuela Piskoposlar Konferansı (CEV), yıllardır Maduro yönetimini “tiranlık” olarak adlandırmış ve halkı sivil itaatsizliğe çağırmıştır. Kilise, doğrudan bir askeri operasyonun içinde yer almasa da, Maduro’nun ulusal ve uluslararası meşruiyetini zayıflatarak dış müdahale için uygun bir sosyal iklim oluşturmuştur.
    • Vatikan’ın Tutumu: Papa ve Vatikan, olay sonrasında “insani endişe” ve “barış” çağrısı yapsa da, yerel piskoposların Maduro karşıtı tavrı halk üzerindeki etkisini korumuştur.
      3.⁠ ⁠”Halk Tarikatları” ve Manevi Koruma
      Venezuela siyasetinde sanılanın aksine mistik yapılar da önemli yer tutar.
    • Manevi Zırh İnanışı: Maduro ve selefi Chavez, Maria Lionza kültü ve Santería gibi yerel inançlara olan yakınlıklarıyla bilinirdi. Halk arasında, bu “tarikatların” liderleri manevi olarak koruduğuna dair güçlü bir inanış vardı. Maduro’nun yakalanması, bu grupların manevi korumasının “kırıldığı” veya “etkisiz kaldığı” şeklinde bir toplumsal algı yaratmıştır.
      4.⁠ ⁠Dini Grupların Rolünün Özeti
      | Grup | Rolü | Tutumu |
      |—|—|—|
      | Evanjelikler (ABD) | Siyasi Lobicilik | Operasyonu “Tanrı’nın zaferi” olarak gördüler. |
      | Katolik Kilisesi | Meşruiyet Kaybı | Hükümetin ahlaki ve hukuki zeminini sarstılar. |
      | Yerel Tarikatlar | Psikolojik Etki | Halkın bir kesiminde Maduro’nun “dokunulmaz” olduğu algısını yıktılar. |
      Sonuç olarak: Cemaat ve tarikatlar bu operasyonu bizzat “yapan” güçler değildir; ancak operasyonun hem sosyal meşruiyetini (Katolikler aracılığıyla) hem de siyasi motivasyonunu (ABD’deki Evanjelik lobisi aracılığıyla) sağlayan temel taşlar olmuşlardır.
      Venezuela’nın mahallelerinde (barrios) ve ordu kışlalarında yaşananlar, bu değişimin en sancılı ve en derin kısmını oluşturuyor. Çünkü bu alanlar, yıllardır “Chavismo” ideolojisinin kalesi olarak biliniyordu.
      İşte bu yeni dönemdeki mahalle direnci ve ordu içi “dini-askeri” dengeler:
      1.⁠ ⁠Mahallelerdeki (Barrios) Direnç ve Dönüşüm
      Venezuela’nın yoksul mahallelerinde Maduro’nun gidişi sonrası büyük bir psikolojik savaş yaşanıyor:
    • “Kızıl” Mahallelerde Dini Yarılma: Geleneksel olarak solcu ve devrimci olan bu mahallelerde, diaspora destekli kiliseler (özellikle Evanjelikler) ile eski rejime bağlı yerel milisler (colectivos) karşı karşıya gelmiş durumda. Bir yanda “hizmet ve gıda” getiren kilise, diğer yanda “ideolojik sadakat” isteyen silahlı gruplar var.
    • Kurtarıcı Algısı: Diaspora fonlarıyla gelen yardımlar, ideolojiyi hızla eritiyor. Mahallelerde “Maduro bizi aç bıraktı, ama kilise ve dış dünya bize bakıyor” söylemi, eski direnci büyük oranda kırmış durumda.
    • Mistik Direniş: Bazı mahallelerde Maria Lionza ve Santería takipçileri, Maduro’nun gidişini bir “ihanet” olarak görüp, bu yeni muhafazakar dalgaya (özellikle Evanjelik baskısına) karşı kendi kültürel kimliklerini koruma amaçlı yeraltı örgütlenmelerine giriyorlar.
      2.⁠ ⁠Ordu İçindeki “Dindar Subaylar” Dengesi
      Venezuela ordusu (FANB) sadece silahlı bir güç değil, aynı zamanda manevi katmanları olan bir yapıdır:
    • Katolik Kurumsallığı: Ordunun üst kademelerinde geleneksel Katolik bağları her zaman güçlüydü. Bu subaylar, operasyon sonrası Kilise’nin “barış ve geçiş” çağrısına uyarak yeni yönetime eklemlenmeyi tercih ettiler. Onlar için Kilise, ordunun onurunu koruyacak bir “liman” işlevi görüyor.
    • “Görünmez” Evanjelik Subaylar: Alt ve orta rütbeli subaylar arasında son 10 yılda gizli bir Evanjelik büyüme yaşandı. Bu subaylar, Maduro döneminde inançlarını saklamak zorunda kalıyorlardı (çünkü rejim bu grupları “ABD ajanı” olarak görebiliyordu). Şimdi bu subaylar, yeni yönetimde daha görünür hale gelerek ordunun içinde “ahlaki temizlik” ve “disiplin” odaklı bir blok oluşturuyorlar.
    • Santería ve “Vudu” Tasfiyesi: Ordu içinde Maduro ve Chavez döneminde çok yaygın olan Küba kökenli Santería ritüelleri ve “ruhsal danışmanlar”, yeni dönemde ordudan tasfiye ediliyor. Yeni askeri doktrin, mistik ritüeller yerine daha “Batılı ve profesyonel” (ancak dindar) bir asker profilini önceliyor.
      3.⁠ ⁠Yeni Dönemin Sosyal Riski: “Dini Çatışma”
      Venezuela daha önce din eksenli bir iç çatışma yaşamamış bir ülkeydi. Ancak şimdi:
    • Kültürel Müdahale: ABD’den gelen fonların sadece gıda değil, “kültürel değişim” dayatması (örneğin yerel inanışların bastırılması), mahallelerdeki yerel kimlikleri kışkırtabilir.
    • İntikam Korkusu: Eski rejimin destekçisi olan dini liderlerin (bazı radikal Katolik rahipler veya Santería babalawo’ları) hedef alınması, mahallelerdeki gerilimi “inanç savaşına” dönüştürme riski taşıyor.
      Özetle:
      Ordu, kurumsal Katoliklik ve yükselen Evanjelizm arasında bir denge kurarak ayakta kalmaya çalışırken; mahalleler, ekmek (kilise yardımı) ile kimlik (eski devrimci inanışlar) arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılıyor.
      Bu sürecin sonunda, Venezuela’nın anayasasına “laiklik” yerine “Tanrı’ya atıfta bulunan” daha dindar maddelerin girip girmeyeceği belirliyor.
      ( Yazının devamı gelecek)

    Ercan AKPINAR

  • OSMANLI’DA İDAM EDİLEN ŞEYHÜLİSLAMLAR… / Ercan AKPINAR

    Herkese öncelikle merhabalar, uzun zamandır yazılarıma ara vermiştim; fakat kendi kurduğumuz Kenara Notlar isimli sitemizde yeniden yazmaya başlıyorum.

    Yazılarıma son dönemlerin gündem olan tartışmalarından biri ile başlayalım. Osmanlı İmparatorluğunda idam edilen Şeyhülislamlar… Osmanlı İmparatorluğu’nda ulema sınıfının (ilmiye) en üst makamı olan şeyhülislamlık, normal şartlarda dokunulmazlığı olan bir makamdı. Osmanlı hukukuna göre bir alimin katledilmesi büyük bir tabu sayılsa da, siyasi çatışmalar ve merkezi otoritenin sarsıldığı dönemlerde bu kural delinmiştir.
    Osmanlı tarihinde padişah fermanı ile idam edilen toplam 3 şeyhülislam bulunmaktadır. İşte bu isimler ve trajik sonları:

    1. Ahîzâde Hüseyin Efendi (1634)
      Osmanlı tarihinde idam edilen ilk şeyhülislamdır.
    • Dönemi: IV. Murad
    • Sebebi: IV. Murad’ın Bursa seyahati sırasında yolsuzlukları nedeniyle bir kadıyı idam ettirmesine tepki göstermesi ve İstanbul’da padişah aleyhine bazı siyasi faaliyetlere karıştığı iddiasıdır.
    • Sonu: IV. Murad, kendisinden habersiz iş çevrildiğini duyunca İstanbul’a dönmüş ve Ahîzâde’yi Kıbrıs’a sürgüne gönderdiğini söyleyerek gemiye bindirmiştir. Ancak gemi henüz kıyıdan ayrılmadan, gizli bir emirle sahile yakın bir yerde boğdurulmuş ve kumsala gömülmüştür.
    1. Hocazâde Mesud Efendi (1656)
      Siyasi çekişmelere en çok dahil olan şeyhülislamlardan biridir.
    • Dönemi: IV. Mehmed
    • Sebebi: Padişahı tahttan indirip yerine Şehzade Süleyman’ı geçirmek için bir darbe planına karıştığı iddiasıyla suçlanmıştır.
    • Sonu: Görevden alındıktan sonra Bursa’ya sürülmüş, ancak yolda iken siyaseten katline karar verilmiş ve Bursa yakınlarında idam edilmiştir.
    1. Seyyid Feyzullah Efendi (1703)
      Osmanlı tarihinin belki de en dramatik ve feci sonla biten şeyhülislam idamıdır.
    • Dönemi: II. Mustafa
    • Sebebi: Padişahın hocası olması nedeniyle devlet işlerine aşırı müdahale etmesi, kendi ailesini (oğullarını ve akrabalarını) en yüksek makamlara getirmesi ve ilmiye sınıfını yozlaştırması büyük bir öfkeye yol açmıştır.
    • Sonu: “Edirne Vakası” olarak bilinen büyük bir isyan sonucunda asiler tarafından ele geçirilmiş, işkence edilmiş ve bir beygirin arkasına bağlanarak sürüklenmiştir. Sonrasında öldürülüp cesedi nehre atılmıştır. Bu olay doğrudan padişahın emriyle değil, kontrolden çıkan bir halk ve asker ayaklanmasıyla gerçekleşmiştir ancak padişahın onu koruyamaması da siyasi bir sonuçtur.
      Diğer Dikkat Çeken Durumlar
    • Kaptan-ı Derya ve Vezirler: Birçok devlet adamı idam edilmiştir ancak “Şeyhülislam” unvanını taşıyanların sayısı, makamın kutsiyeti gereği sadece bu 3 isimle sınırlı kalmıştır.
    • Milli Mücadele Dönemi: Son dönemde Şeyhülislam Dürrizade Abdullah gibi isimler Ankara hükümeti tarafından “vatan haini” ilan edilse de, fiziksel bir idam Osmanlı devleti nezdinde gerçekleşmemiştir.
      Bu şeyhülislamların idam edilme süreçleri, Osmanlı’daki “Siyaseten Katl” (devletin bekası için verilen ölüm cezası) kavramının ulema sınıfına kadar uzandığını gösteren nadir ve sarsıcı örneklerdir.
      (Makalemizin devamı bir sonraki yazıda)