KÖŞE YAZILARI

  • Türkiye – Pakistan – Suudi Arabistan Paktı /Tolga Akpınar

    7 Ağustos 2026 Cuma günü bölgesel siyaset adına önemli bir olay yaşandı. Ocak ayından beri konuşulan “Türk – Suudi – Pakistan Savunma Mutabakatı” Mekke’de Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla imzalandı. Gözlerin Mekke’ye çevrilmesine vesile olan bu antlaşma gördüğü ilgiyi fazlasıyla hak ediyor; zira etkilerinin çok daha derin ve uzun vadeli olması muhtemel.

    Antlaşmanın 3 sac ayağı bulunuyor. İlki kolektif caydırıcılık; ülkelerden birine saldırının ortak güvenlik riskine dayalı değerlendirilmesi ve BM’nin 51. Maddesine atıfla tüm taraflar adına meşru müdafa sayılması. İkincisi; savunma sanayi ayağı. Müşterek projeler, askeri sistemlerin uyumlandırılması gibi teknik detayları içeriyor. Bir önemli ayak da terörle mücadele. Taraf ülkelerin bölgesel ve küresel terörle mücadelede istihbarat paylaşımları ve işbirliği yapmasını sağlıyor. Antlaşmanın Suudi Arabistan başkenti Riyad yerinde Mekke’de yapılması ve adının “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” konması da 3 Müslüman Ülkenin kardeşlik bağlarına yapılan bilinçli bir vurgu.

    İlk bakışta bir çok insan bu paktın “İsrail, Yunanistan, BAE hatta İran Karşıtlığı” paktı olduğunu düşünebilir; ama durum öyle değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan da yaptığı açıklamada “Antlaşma hiçbir ülkeyi hedef almadığı gibi bölgemizin huzurunu, refahını ve istikrarını amaçlayan tüm kardeş ülkelerin katılımına açıktır.” diyerek esas amacın saldırganlık değil caydırıcılık ve bölgemizde huzur ortamının inşası olduğunu vurguladı. Buna rağmen antlaşmadan rahatsız olan ülkeler elbette ki yok değil. İsrail ve Yunanistan basınlarında ciddi bir rahatsızlık hissedilirken dikkatlerden kaçan bir ülke var ki, esas mevzu orada. Bu ülke Hindistan. Tarihsel olarak Pakistan ile her zaman gergin olan Hindistan; popülist Mondri iktidarında çok daha milliyetçi ve agresif bir noktaya geldi. İki ülke arasında yaklaşık 80 yıldır çözülemeyen Keşmir Sorununa ek olarak Hindistan içinde de Müslümanlara karşı baskı ve ayrımcılık bu dönemde tavan yaptı.

    Hindistan’ın Türkiye’ye tavrı da saldırganlaşmış durumda. Pakistan Halkının Milli Mücadele’de bize elindeki avucundakileri yollayacak kadar derin bir kardeşlikle Türklere bağlı olmasının yanı sıra, son yıllarda Kurtlar Vadisi ve Osmanlı Dizilerinin yakaladığı popülerlikle Türkiye’nin ‘yumuşak gücünün’ artışının da farkında olan Hindistan Türkiye’ye turizm boykotu, Türk Mallarına boykot kampanyaları ve sosyal medya operasyonları yapmaktan geri durmadı. “Önce Millet” sloganıyla yayılan Türkiye boykotu, sosyal medyada Pakistanlı görünümlü hesaplar açıp Türk Kadınlarının namusuna hakaret ederek Türklerle Pakistanlıları karşı karşıya getirme amaçlı troll operasyonlarına uzadı. Türkiye’nin Pakistan’a İHA satışı sonrası üniversiteler arası anlaşmaları iptal etme hamlesine kadar götürdüler işi. Başbakan Mondri’nin GKRY’ne gidip sınırdan Türk Tarafı ve Türkiye’yi dürbünle izlemesi gibi enteresan olaylar oldu.

    Bölgeye dair siyasi sorunların dışında bir de iklim felaketi bazlı bir tehlike var. Çok uzak olmayan bir geleceğe dair yapılan tahminlerde bölgedeki ortalama sıcaklık artışının çok büyük göç dalgalarını tetikleyebileceği ve bu rakamların 2050’de 40 milyonları bulabileceği yazılıyor. Aşırı sıcaklar, bunun bitireceği tarım, su kıtlığı vs derken kitlelerin ilk hedefinin Avrupa, dolayısıyla Türkiye’nin de yer aldığı bir rota olması sürpriz olmaz. Bu göç dalgası “Kavimler Göçü” tarzı bir etki yaratabilir.

    İşte bu iki kritik noktada şimdiden önlem almak için bölgede müttefik siyaseti ve ortaklıklarımızı geliştirmemiz doğru olacaktır. Nasıl ki son 23 yılda kısıldığımız Anadolu’dan sonunda çıkıp üslerle donattığımız Afrika’da, Suriye başta olmak üzere komşu ülkelerde, Kosova ve Karadağ gibi tarihi bağlarımız olan bölgelerde politik etkimizi arttırdıysak gelecek nesillerin emniyet-i kâmilesi ve Anadolu’nun huzuru için Güney Asya’ya inmek ve politik nüfuzumuzu arttırmak zorundayız. Bahse konu antlaşmayla devletimiz bu yöndeki ilk somut ve kritik hamlesini yapmıştır. Amaç ne saldırganlık ne de emperalizmdir. Amaç; Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. Yüzyılının huzurunu tam tesis etmektir. Mevcut ateş çemberinde bizi güvende tutan Türk Devlet Aklı tecrübesiyle yine milletinin huzur ve güvenliğini şimdiden sağlama alıyor. Ek olarak; olası göç konusu Avrupa için hayati bir tehdit. Yani Avrupa’nın Türkiye’ye olan ihtiyacının arttığını ve bu antlaşmaların AB ilişkilerinde de elimizi güçlendirdiğini not düşelim…

  • Fatih Suriçi, ‘İmansız’ Camii ve Fethin Mührü Ayasofa-i Kebir Camii / Tolga Akpınar

    Fatih…

    İstanbul’u fetheden kutlu sultanın ünvanını isim olarak alan; Selatin Camiileri, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı ve surlarıyla İstanbul’un kalbi olan semtimiz. İstanbul binlerce yıllık tarihinde nasıl Roma, Doğu Roma ve Osmanlı gibi 3 imparatorluğa başkentlik yaptıysa Fatih de İstanbul’un başkenti oldu. İstanbul bu semtte kuruldu, 3 imparatorluk da buradan hüküm sürdü. Bugün başkentimiz Ankara olmakla beraber aslında İstanbul en ‘’baş’’ şehrimiz olma kudretini sürdürüyor. Başkent farklı olsa da ‘’ebed müddet’’ dediğimiz devlet geleneğimiz Fatih Suriçinde nefes almaya devam ediyor.

    3 imparatorluk gören Fatih düz bir semt değildir. Zamanın ruhunu yapılarına yansıtan bir tarih sahnesidir. Bugün Topkapı Sarayının bulunduğu yerde daha önce Bizans Sarayı vardı. Örneğin Yerebatan Sarnıcı.

    Roma’nın küçük kardeşi olarak kurulup Dünya’nın bir numaralı şehri olan İstanbul’da zamanın ruhu değişir ve tarihi merkezi Fatih buna uyum sağladığı gibi, değişimi Dünya’ya en güzel ilan eden sahne olur. Bunu da yapıları; yani surları ve tarihi binalarıyla yapar. 1204 Haçlı Seferi esnasında Latin işgaline uğrayan İstanbul, Ayasofya’nın yağmalanmasına şahitlik etti. Katolik İbadethanesine dönüştürülen tarihi mabed, kendisini dahi koruyamayan Doğu Roma’nın vadesinin dolduğunu ilan ediyordu. 1453 yılında II. Mehmed şehri kuşattığında Roma’dan yardım isteyen Doğu Roma’ya Roma şart olarak Katolik ve Ortodoks kiliselerin birleştirilmesini şart koşar. Bizans yönetimi bunu kabul edince Ayasofya Papalıktan gelen Katolik din adamlarına tahsis edilir. Bizans Sarayı’nın bu tutumu halkın bir bölümünde ciddi tepki çeker. Dönemin etkin din adamlarından Gennadios isyan bayrağı açar ve Pantokrator Manastırına yerleşerek Ayasofya’ya hakim olan dini ve siyasi ortama muhalefet etmeye başlar. ‘’Roma külahı görmektense Türk sarığını tercih ederim’’ deyişi bu dönemden mirastır. Pantokrator Manastırı dediğimiz yer bugün Fatih Camii ve Süleymaniye Camii arasında kalan Molla Zeyrek Camii’dir. Fetihten sonra camii kimliği kazandırılan bu tarihi yapının isyankar din alimi Gennadios da Fatih Sultan Mehmet döneminde Ortodoksların dini liderliğine ve temsilciliğine getirilmiştir. Burada Fatih Sultan Mehmet’in siyasi zekasına da vurgu yapmak önemli; zira Katolik Roma’ya tepkinin sembolü olmuş bir alimin bu makama gelmesi Türklerin şehri fethi sonrası iki mezhep arasında oluşabilecek bir ittifakın önüne set çekmiştir.

    Sadece imparatorluklar arası geçişlerde değil, Osmanlı’dan bugüne bile yapıların kimliği ve taşıdığı mesajlar ciddi değişimlere uğramıştır. Bugün Ayasofya, daha önce saray bahçesi olup zamanla parka dönüşen Gülhane Parkı’nın Divanyolu girişi, Yerebatan Sarnıcı gibi tarihi yapıların bulunduğu meydana adını veren Sultanhamet Camii’nin hikayesi bunlardan en ilgincidir. Sultan I. Ahmet dönemi Osmanlı adına çok önemli değişimlerin yaşandığı bir devirdir. Kendisi döneminde ‘’ekber-i erşad’’ sistemi yürürlüğe girmiş ve tahta çıkan şehzadenin diğer adayları tasfiye etmesi geleneği yerine ailenin en yaşlı üyesinin tahta geçmesi fikrine bırakmıştır. Dönemin bir diğer olayı; I. Ahmed’in kendi adına bir selatin camii yaptırma kararı vermesidir. Padişah Ayasofya’nın tam dibine, daha önce hiç yapılmadığı şekilde 6 minareli bir camii yaptırma kararı almıştır. Bu kararlar ciddi tartışmaları beraberinde getirmiştir; zira I. Ahmed bölgeye camiiler yapan dedeleri Fatih, Yavuz veya Kanuni gibi büyük seferler ve büyük fetihler yapmamıştır. Böyle bir sultanın başkentin göbeğine atalarının fetihler sonrası yaptırdıkları selatin camiilerini gölgede bırakacak, o dönem sadece Mekke’de bulunan 6 minareli bir camii yapımına girişmesi hoş karşılanmadı. Sultan, Mekke’de bulunan camiiye 1 minare daha ekleterek bu engeli aşmış ve türbesini de düşündüğü camiisini Sedefkar Mehmed Ağa’ya yaptırmıştır. Camii yapılsa da tartışmaların bitmediğini dönemin kaynaklarından görüyoruz. Öyle ki; dönemin İstanbul Halkının bir bölümü fetih yapmadan camii inşa ettiren I. Ahmed’in gözbebeğine ‘’imansız camii’’ demiş ve cuma namazlarına başka camiilerde gitmeye özen göstermiştir. Bugün Dünya’da ‘’The Blue Mosque / Mavi Camii’’ olarak bilinen, Türk rengi olarak bilinen turkuazı Dünya’ya hatırlatan, Osmanlı’nın en büyük miraslarından kabul edilen ve çinileriyle göz kamaştıran meşhur camiimiz başlangıçta ciddi tartışmalar hatta direnişle karşılaşmış ve taşıdığı anlam zamanla değişmiştir. Aslında bu anlam kaymasında daha derin bir mevzu var; zira ‘fatih’ olmayan bir padişahın yaptırdığı Sultanahmet Camii aslında ‘’ordu ile sefere çıkan, kuşatmalar yapan, diyarlar fetheden komutan padişah’’ stilinin yerini modern döneme yakın bir ‘’saraydan sistemi yöneten devlet başkanı padişah’’ almasının sembolüdür. Kanuni sonrası giderek aşınan bu stil . IV. Murat gibi istisnalar gelse de Osmanlı ‘’padişahlık’’ konusunda büyük bir değişim yaşamış ve bu değişimi tarihe ve Dünya’ya resmi olarak ilan eden yine Fatih Suriçi olmuştur.

    Özetle bu coğrafyada yaşanan köklü değişimleri ilan etme ve okumada önce İstanbul Fatih’e bakmanın binlerce yıllık bir geçmişi var. Fatih’in incisi de en büyük ‘’sözcüsü’’ de elbette ki Ayasofya’dır. Vikinglere kadar bir çok toplumun hayalini süsleyen, 1204’de Haçlı İşgalinde ilk el konulan, 1453’de II. Mehmed şehrin kapılarına dayandığında Papalığın şartlı yardım için ilk istediği şeylerden olan, Mayıs sonunda şehri fetheden 21 yaşındaki kudretli padişah II. Mehmed’in tarih huzurunda ‘’Fatih Sultan Mehmed’’ olmaya atının sırtında sakince ilerlediği büyük mabed, 1935 yılında anlaşılabilir sebeplerle müzeye çevrildi; zira genç cumhuriyetin önünde II. Dünya Savaşı belirmiş, ne ekonomik ne askeri ne de ittifaklar olarak savaşı tek başına kaldırabilecek durumda olmayan Türkiye de çeşitli arayışlara girmiştir. Balkan Antantı (1934) ve Sadabat Paktı (1937) aynı döneme gelmesi tesadüf değildir. Yaklaşan ateş topuna karşı Türkiye yeni bir siyaset arayışına girmiştir. Ayasofya da bunun sembollerinden biri olmuştur. Önceliğin “hayatta ve tek parça kalmak” olduğu 1930’larda bu karar tartışılsa da anlaşılabilir. O dönem böyle misaller bolca var. Örneğin çok partili hayata geçiş denemesinin en büyük sebeplerinden biri, SSCB ve demokratik batı arasında kutuplaşan Dünya’da Fransa üzerinden krediye erişebilmekti.

    24 Temmuz 2020’de ilk cuma namazı kılınarak Ayasofya yeniden camii statüsüne dönüş yaptı. Bu son derece doğru ve yerinde bir adımdır. İçerdiği mesaj da mühimdir. Cumhuriyetin 2. Yüzyılını ‘’Türkiye Yüzyılı’’ ilan eden Türkiye, bu hamlesiyle bir çok mesajı tek seferde ilan etmiştir. İlk mesaj net; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha bir kaç gün önce söylediği üzere “İster kabul edin ister etmeyin; ama artık redd-i miras eden bir Türkiye yok!”. Türkiye artık Osmanlı gibi bir Cihan İmparatorluğunun mirasına gururla ve şevkle sahip çıkan bir ülkedir. Diğer mesaj; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2018 yılındaki ifadesiyle “Karşınızda ne Osmanlı’nın hasta adamı ne de cumhuriyetin çömez Türkiyesi var”. Türkiye artık ne II. Dünya Savaşı, SSCB korkusuyla bir yerlerin parçası olmaya çalışan genç bir ülke ne de Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi çaresizce taraf olmaya zorlanan bir durumda. Türkiye; gelişen yerli savunma sanayisi, artan jeolopoilitik önemi, enerji / göç yolları ve güvenliğine etkisi, tüm Dünya ile ilişki kurabildiği dış politikası, Afrika’ya kadar uzanan üsleri, Türk Dünyasından NATO’ya artan gücüyle bölgesel güçlükten küresel güç olmaa adım adım ilerleyen bir oyun kurucu. Bizim artık cam tavanlarımız yok. Hatırlayın “Ayasofya Camii olursa neler olur?” temalı değerlendirmeleri. Ne boykot yeme ihtimalimiz kalmıştı, ne yaptırım görme ne de uluslararası dışlanma. Hiçbiri olmadı. Türkiye artık öyle zayıf bir konumda değil. 1453 yılında fethin mührü olan Ayasofya 2020’de de Güçlü Türkiye’nin mührü oldu.

    Ayasofya’nın camiiye çevrilmesi bir meydan okumadır; fakat kimi marjinal çevrelerin iddia ettiği gibi iç siyasete dönük değil, 2. Yüzyılını “Türk ve Türkiye Yüzyılı” ilan eden Türkiye’nin, bahse konu 2. Yüzyılın hemen girişinde Dünya’ya yeniden meydan okumasıdır. Bunu da imparatorlukların kalbi Fatih ve 7 tepeli İstanbul’un en güzel gerdanlığı Ayasofya üzerinden vermiştir.

    24 Temmuz 2020, sadece bir eserin aslına dönüşü değil siyasi tarih adına da bir dönüm noktasıdır…

  • Tarihe Tanıklık: Ankara NATO Zirvesi / Tolga Akpınar

     NATO tarihinin en önemli toplantılarından birine 7-8 Temmuz 2026’da Ankara ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ev sahipliği yaptı. Toplantı hem NATO’nun, hem Dünya’nın hem de güçlenen Türkiye’nin gidişatı üzerinde derin etkiler bırakacak bir zirveydi; çünkü NATO’nun önümüzdeki 50-60 yıllık yol haritası büyük ölçüde bu zirvede ele alınmaya başlandı. 

     NATO’nun Ankara toplantısının Türkiye adına önemini kavramak, hatta Türkiye’nin NATO içinde zamanla kazandığı konum ve hayati konumu anlamak için Türkiye’nin NATO ile tarihini incelemek önemli. II. Dünya Savaşı bitimiyle yeni güç dengelerinin oluşumu ve kutuplaşmalar zaman kaybetmeden başlamıştı. Türkiye’nin bu kavganın tam ortasında olduğunu anlaması uzun sürmedi; zira tehdit kapıyı hızlı çaldı. SSCB, 17 Aralık 1925’de imzalanan, 7 Kasım 1945 yılında dolması ve yenilenmesi gereken ‘Türk Sovyet Saldırmazlık Anlaşmasını’ 19 Mart 1945’de iptal ettiğini ve yenileme yapmayacağını ilan etti. Tarihsel olarak sıcak denizlere inme,  kendi rejimini yayma / genişleme hedefleri bulunan, Kars ve Ardahan civarında hak iddia eden bir devletten gelen bu tavır; aslında üstü örtülü bir sıkıştırma ve tehditti. II. Dünya Savaşı’nı II. Abdülhamid’in siyasi zekasını anımsatan bir denge politikasıyla tarafsız götüren Türkiye de mesajı aldı ve artık taraf olması gerektiğini fark etti. Türk – NATO ilişkileri bu eksen üzerinde başladı. Özellikle kahraman Türk Ordusu’nun Kore’de NATO’ya desteği sonucu Türkiye, Lizbon Zirvesinde NATO’ya girdi. Gerçekten büyük bir milli diplomasi zaferi kazanılmıştı. Öyle ki muhalefet bile bu zaferin altında imzası olsun istiyordu. Başvekil Adnan Menderes ile eski dönemlerden yakın arkadaş olan CHP’li Kasım Gülek, Menderes’e giderek “Bu büyük ve önemli bir iş. O yüzden bunu DP olarak değil hep beraber yapalım!” teklifinde bulunduysa da Menderes bunun “İnönü’nün tecrübesine mâl edilme” riski sebebiyle reddetmişti. Yani 1954’de Türkiye’nin NATO’ya üyeliği adeta 90’ların AB üyelik ihtimali kadar büyük ve önemli bir zaferdi.     

     NATO ile beraber Türkiye güvenlik, küresel entegrasyon ve askeri teknolojisini yenileme başta olmak üzere ciddi kazanımlar elde etti, hala ediyor. Bunun yanında Türkiye ve NATO ilişkileri her zaman günlük güneşlik olmadı. Örneğin akademisyen Erol Mütercimler’in belgelerine göre NATO, olası SSCB saldırısında Türkiye’nin tamamını değil sadece İstanbul ve Çanakkale gibi kritik ve stretejik bölgeleri koruma altına almayı planlamıştı. Bunda çok şaşıracak ya da kızacak bir durum yok. Ülkeler arası siyasette çıkarlar her şeyin önünde gelir ve bu tarz birlikleri kullanım kabiliyetiniz gücünüz ekseninde mümkündür. 

     Bu noktada günümüze dönelim. Ülkemizde yapılan toplantı önemli konuları gündeme getirdi. Trump’ın gerginlik yaşadığı diğer NATO ülkelerinden talep ettiği askeri harcamaların milli bütçe payındaki artışı, esas hedeflerin Asya’ya kaydığı NATO 3.0 projesi, üye ülkelerin ittifak içindeki konumlarının geleceği, ABD’nin ‘’birlikten çıkma’’ tehditleri derken gündem yoğundu. Ortam öyle gergindi ki ABD Başkanı Trump ‘’Ev sahibi Erdoğan olmasa katılmazdım!’’ açıklamasında bulundu. Peki ABD ve Trump bu gergin politikaları neden yapıyor? Malum tüm Dünya’da Trump’ın şahsi ve plansız tavırlarda olduğu neredeyse kabul edilen bir realite haline geldi; ama bu gerçek değil. İlk döneminde de Trump’ın o dönem ayıplanan bir çok hamlesi, Biden döneminde sessiz sedasız devam ettirildi. Yani aslında ortada bir stratejik bütünlük var. ABD, askeri ve enerji alanlarında Çin başta olmak üzere Asya’dan çıkan tehditlere karşı NATO’yu yanına istiyor ve ülkeleri bu çizgiye çekmek istiyor. ABD’nin temel hedeflerini sonraki yazımızda detaylı şekilde ele alacağız; ama burada Türkiye’ye parantez açmak lazım. Türkiye bağımsız dış politikası, gelişen savunma sanayisi ve artan küresel etkisiyle zayıflayan Avrupa’nın aksine güçlenen bir ülke konumunda. NATO’nun paydaşları da bunun farkında. Dolayısıyla Türkiye’yi başka ülkelerle aynı torbaya atamıyorlar. Türkiye ABD ile AB’den çok daha iyi ilişkiler kurabiliyorken aynı anda İran ile görüşüyor, Rusya ile istişare edebiliyor. Türk Dünyasını birleştirirken, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi İslam ülkeleriyle ciddi savunma anlaşmaları imzalayabiliyor. Milli çıkarlarını koruma konusunda tavizsiz tutumlar alabiliyor. Özellikle bu günümüzde bir çok ülke için en fazla bir hayalden ibaret.

     Bir zamanlar SSCB korkusuyla NATO’ya girmek için çabalayan Türkiye, bugün NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip, millileştirdiği savunma sanayisi ve drone/İHA başta olmak üzere teknoloji üreticisi ünvanıyla gerçek bir NATO paydaşı. Yani artık NATO’da sadece 2026 toplantısının ev sahibi değil, tabir-i caizse mekanın da sahiplerinden biri haline geldik. Türkiye olmadan ne NATO 3.0, ne Avrupa’nın güvenliği ne de NATO’nun sürdürülebilirliği mümkün değil. Üst paragrafta işaret ettiğimiz ‘’küresel yapıları güzünüz ölçüsünde kullanabilirsiniz’’ noktasında çok önemli bir eşiği atladık.

     Ankara zirvesi geride kaldı. Dünya’da ses getiren bu zirvede yaşananlar yeni bir güç dengesinin habercisi olarak hatırlarda kalacak. 1991’de Berlin Duvarı yıkılırken “Winds of Change” (Değişim Rüzgarları) şarkısı yeni kurulan düzenin müziği olmuştu. İç ve dış duvarlarını yıkan, savunma sanayisini güçlendiren ve imparatorluk mirasını özümseyerek özgüvenini yeniden inşa eden 2. Yüz Yıl Türkiyesinin NATO ve Dünya üzerindeki güçlenen konumunun dönüm noktası olan bu zirvenin teması da Dünya Liderlerini karşılayan Mehteran Takımı olacak. Zirve sonrası kısıtlı çevrelerde çıkan “Mehter alerjisi” bunun sonucu olsa gerek. 

  • İrlanda’da Bir Osmanlı Takımı / Tolga Akpınar

    Dünya Kupasının başladığı şu günlerde en büyük gündem futbol.

    Messi, Ronaldo ve Neymar’on son dansı olması, ilk kez 48 takımla oynanması ve Türk Milli Takımının 24 sene sonra katılmış olması gündemi Dünya Kupasına çevirdi. Biz de buradan hareketle biraz futbol konuşalım…

    Herkes az buçuk Deportivo Lacorun’ya “Los Turcos” yani Türkler dendiğini ve tribünlerinde her daim şanlı Türk Bayrağı’nın dalgalandığını bilir. Ya da AEK Athens’i Türkiye’den giden Peraspor kadrosunun kurduğundan haberdardır. Keza Portsmouth’u Sultan Abdülhamid’in kurduğu haberleri yapılsa da işin aslı bu kulüp Doğu Roma esintileri ile Türk Düşmanı bir tona sahiptir. Fakat Türk ve Osmanlı Hayranlığını kılcal damarlarına kadar işlemiş bir kulüp var İrlanda’da; adı Drogheda United.

    Takvimlerimizi 1845’e çevirelim. İrlanda tarihinin en büyük kıtlık ve salgın hastalıklarıyla karşı karşıya. 1852’ye kadar etkisini hissettiren bu dönemde 1 milyondan fazla İrlandalı’nın öldüğü kayıtlara geçmiş. Bir o kadar da, hatta kimi kaynaklara göre 2 milyon civarı insan ülkeyi terk etmiş. Kıtlığın en büyük sebebi patates mantarı sebebiyle patateslerin yanması ve çürümesi. İrlanda Toplumunu bugün bile derinden etkileyen bu korkunç devir için İrlanda Tarihini hatta ABD Tarihini tamamiyle değiştirdi demek yanlış olmayacaktır; çünkü bir çok filmde gördüğümüz ABD’nin İrlandalı gettoların oluşma sebebi bu kıtlık .

    İşte bu süreçte kendisi de zor dönemlerden geçen Osmanlı İmparatorluğu yardım elini uzatmaktan imtina etmiyor. Sultan Abdülmecid’in emriyle Osmanlı Gemileri İrlanda’ya erzak, ilaç, para gibi değerli objeleri taşımak için harekete geçti. Güneş Batmayan İmparatorluğun Kraliçesi Victoria’nın sadece 2000 Sterlin verdiği bir ortamda Osmanlı Sultanı ve İslam Halifesi Abdülmecid’in diğer yardımlar hariç 10000 sterlin yollamak istemesi geniş yankı uyandırdı. İngilizlerin yardımları kısıtlaması hatta yer yer reddetmesi ve İrlanda’ya gemi girmemesi için kimi limanları kuşatması üzerine Sultan Abdülmecid gizli yardım yollama yolları aradı. Türkiye Cumhuriyeti Dublin Büyükelçisi Levent Burhan’ın anlatımıyla İngilizlerin kuşatma altına almadığı Drogheda Limanına ilaç ve erzak dolu Osmanlı Gemileri’nin yanaşması da bu arayış sonucu oldu. İngiltere Kraliçesi’nin tabir-i caizse “eldivenle tokalaştığı” bir ortamda Türk Sultanı mağdur İrlanda Halkını bağrına bastı. Bu tabloyu bugün dahi unutmadı İrlanda. Drogheda Kasabası da kasabanın takımı Drogheda United da amblemlerinde şanlı ay yıldızı taşıyor. Kasabada bu olaya adanan anıtlar görmek mümkün. 2020 Yılında Covid Dünyamızı terörize ederken Türkiye Cumhuriyeti bir çok ülkeye yardım yollamıştı. İrlanda Halkı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür ederken bu olayı hatırlatmayı da ihmal etmedi. Daha da öncesinde 2011 Yılında aynı renkleri taşıyan Trabzonspor ve Drogheda United kardeş takım oldu.

    Bugünün büyük devletlerinin adaletsiz ve methametsizlik siyasetine bakınca Osmanlı’nın atını dahi sürmediği bir coğrafyaya gösterdiği insani hassasiyetin değeri çok daha iyi anlaşılıyor. Üstelik gerileme dönemindeyken. Buradan çıkaracak bir mesaj da Türk Milleti’nin Avrupa ve Batı tarihindeki yerini silmek isteyenlere ve milletimizi küçümseyenlere olsun. Özellikle Osmanlı Devleti yerini Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulduğunu kabul edebileceğimiz Osmanlı İmparatorluğu’na bıraktıktan sonra, Avrupa Tarihi korkuyla karışık bir hayranlık içinde izlediği Osmanlı ile doğrudan alakalıdır. Moliere’in Yüksek Fransız Elitlerini “Balolarda Osmanlılara benzemek için çabalıyorlar” diye taşlamasına sebep olan da, Mozart’a Rondo Alla Turca’yı yazdıran da Voltaire’in tarifiyle Ayasofya Türklere geçince telaşlanan Roma’nın Ayasofya’nın daha büyüğünü yapmak için cenetten tapu satarak bağış toplamasına sebep olan da Drogheda kasabası ve takımını tarif eden de Türklere duyulan yoğun hayranlık ve korkudur. Yine Türk Kurtuluş Savaşında Yunan Ordusu Gazi Mustafa Kemal Paşa tarafından mağlup edilince İngiltere’de hükümetin düşmesi de kayda değerdir. Sonrasında gelen Cumhuriyetimiz de benzer hayranlıklar yaratarak İngiliz Kadınlarına “Türk Kadınları kadar değerimiz yok mu ki oy hakkı vermiyorsunuz?” pankartları taşıtmıştır.

    Türkler tarihin en eski ve en büyük milletlerinden biridir. Türk Devleti tarihin en eski organizasyonlarından biridir. Hollanda’da bir dönem iktidara gelen Wilders’ın “Türkler gitsin. Avrupa’da işiniz yok, Avrupalı değilsiniz.” gibi aşırı sağ söylemleriyse gülüp geçilmesi gereken popülist bağırışlardan fazlası değildir; zira Türklerin Avrupalılık konusunda nerede duracağı ne Avrupa Sağının engelleyebileceği ne de Avrupa Solunun bahşedebileceği bir mevzu değildir. Bunun kararı büyük ölçüde bizim çıkarlarımız, hedeflerimiz ve politikalarımıza bağlıdır.

    Hele ki Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacının her gelişmeyle biraz daha arttığı günümüzde.

  • Kılıçdaroğlu’nun Sözleri ve 2.YY’da Devlet Politikamız / Tolga AKPINAR

     “Türkiye çok önemli bir coğrafyada. Bakın, dünya dengeleri değişiyor. Çin’e, Amerika’ya, İngiltere’ye, Orta Doğu politikalarına bakın, Osmanlı’nın topraklarına bakın. O coğrafyada yaşayan insanlara bakın. Türkiye o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada yeniden kendi kişiliğini korumak, geliştirmek zorundadır. Biz dünyanın önemli, sayılı ülkelerinden birisi olmak zorundayız. Küçülerek değil, büyüyerek gitmek zorundayız. Türk cumhuriyetlerinde de Türkiye olmalı, Osmanlı coğrafyasında da Türkiye olmalı, Akdeniz coğrafyasında da Türkiye olmalı. Bunun mücadelesini vermek zorundayız.”

     Bu sözler AK Parti’li ya da MHP’li bir siyasetçiye değil, CHP Genel Başkanlığına geri dönen Kemal Kılıçdaroğlu’na ait. Kemal Beyin dönüş şekli ve parti içi yaşananlar hala tartışılsa da sözleri önemli bir kırılmaya işaret; Türkiye Cumhuriyeti ikinci yüzyılında artık geri dönüşü olmayan bir değişimle yeni bir devlet politikasıyla hareket ediyor ve CHP Lideri bunun farkında. Kılıçdaroğlu’nun bahsettiği mevzular bir parti genel başkanının düşüncelerinden ziyade; siyaseti, Türkiye’yi ve Dünya’yı okuyan tecrübeli bir siyasetçinin durum tespitidir. 

     Dünya gerçekten de yeni ve köklü değişim yaşıyor. NATO ilk defa bu kadar iç tartışmalarla anılıyor. İngiltere Brexit ile AB’den çıktı. Peşi sıra Fransa ve Almanya arası AB’nin liderliğini alma kavgası yerini birliği bir arada tutabilme telaşına döndü. İngiltere Kralı ile ABD Başkanı kameralar önünde ‘’tatlı-sert’’ tartışmalar yaşıyor. AB’nin ekonomik gücü zayıflıyor. Lokomotif Almanya’nın lokomotifi otomotiv sektöründeki payı daralıyor. Üstüne Çin ve ABD arasındaki elektrikli araba rekabetinde Avrupa’nın geride kalması da gelecek için umut vermiyor. Çin ve Hindistan pastadan aldıkları payı arttırmak için her geçen gün yeni hamleler yapıyor. ABD, enerjideki gücünü arttırarak enerji fiyatlarıyla Dünya’da etkisini yükseltiyor.

     Yani bir çok ezber, bir çok dostluk, bir çok düşmanlık değişiyor. Turgut Özal’ın ünlü ‘’çuval karışıyor’’ metaforu yaşanıyor. Kim üste çıkar kim altta kalır zaman gösterecek. Bu yeni düzende gereken şey yeni bir devlet politikası ki Türkiye Yüzyılı da buna işaret ediyor. Kılıçdaroğlu aslında ‘’olmalı’’ derken Türkiye’nin son 10-15 yıldır iyice yoğunlaşan politikalarını, hali hazırda yapılanları anlatıyor zaten. Türkiye milli silah ve milli savunma sanayileriyle en kötü senaryolara hazırlanıyor, diğer yandan Kemal Bey’in işaret ettiği Osmanlı’nın bakiyesi olan coğrafyalarda varlığını iyice hissettiriyor. Şehit Padişahımız I. Murat’ın mezarını da koruyan Kosova’ya drone veriyor. O dronelar Sırp tacizlerine karşı sınırda havalanınca Sırp Cumhurbaşkanı Türkiye’nin gücünü işaret ediyor. Keza Doğu’da da Suriye ve Irak başta olmak üzere etkinliğimiz artarken Afrika’da Avrupa’nın boşaltmak zorunda kaldığı bir çok askeri üsse Türkiye yerleşmeye başlıyor. Kaderin cilvesidir; Kemal Bey geçen dönem CHP Genel Başkanıyken muhalefetin ‘’Ne işimiz var?’’ Propagandası yaptığı ve Erdoğan’ın ‘’Gazi Mustafa Kemal’in gittiği yer’’ cevabını verdiği Libya’da Türk Etkisi o kadar arttı ki, İtalya Başbakanı Meloni Libya’dan gelen deniz göçüyle alakalı gelip Erdoğan’dan yardım istiyor. 

     CHP’nin ‘’Libya’da ne işimiz var?’’ çizgisinden ‘’Osmanlı topraklarında olmalıyız’’ noktasına gelmesi ülkemiz için son derece sevindirici olmakla beraber taşıdığı daha geniş bir mana var; Türkiye’nin Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı önderliğinde yaşadığı dönüşüm ve oluşan ‘’Türkiye Yüzyılı’’ politikaları artık hükümet politikası değildir. Bunlar Cumhuriyetin 2. Yüzyılının devlet politikalarıdır. Küresel ortam da Türkiye’nin ihtiyaçları ve güvenliği de bu politikalarla karşılık bulmaktadır. Türkiye artık Anadolu’nun ve Boğazların güvenliğini Orta Doğu’da, Balkanlarda, Türk Dünyasında hatta Somali’ye kadar uzanan Afrika çizgisinde sağlama almaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Kemal Bey’den bir kaç saat sonra yaptığı paylaşımda ‘’ Osmanlı çınarı, bayrağımızı 7 iklimde gururla dalgalandırmıştır. Osmanlı’nın yerini alan Türkiye Cumhuriyeti bu topraklardaki ilk değil son devletimizdir. Devlet-i ebet müddet, aziz milletimizin bizatihi kendisidir. Türk milleti var oldukça devletimiz var olmaya devam edecektir.’’ diyerek yeni yüzyılın devlet politikasını özet haliyle ilan etmiştir. 

     Aslında Türkiye’nin yaşadığı bu değişimi naçizane “Külliye’nin Duvarındaki Tablo” yazımızda özetlemiştik. Dolayısıyla fazla uzatmak da gereksiz olabilir. Erhan Afyoncu Hoca’nın ‘’Rahmetli İlber Hoca nasıl meşhur oldu biliyor musunuz?’’ sözleriyle başlayan güzel bir konuşması düştü sosyal medyaya. Erhan Hoca, 1999’da Osmanlı’nın 700. Yılı kutlamaları kapsamında TV’ye çıkan İlber Hoca’ya ‘’Cumhuriyet Osmanlı’nın devamı mı?’’ diye sorulduğunu, İlber Hoca’nın da ‘’Bu salakça bir sorudur’’ demesi üzerine renkli kişiliğiyle ünlendiğini anlatıyor. Erhan Hoca’nın kendisinin de ‘’Cumhuriyet Osmanlı’nın devamıdır!’’ demesi üzerine, o dönem sol bir gazetede yazan bir yazarın sırf ‘’Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın devamı değildir.’’ demek için Erhan Hoca’nın konferansına geldiğini anlatıyor. Kulağa şaka gibi gelen bu redd-i miras günlerinden bugün CHP Genel Başkanı’nın ‘’Osmanlı topraklarında var olmalıyız’’ dediği günlere gelmek Türkiye’nin Recep Tayyip Erdoğan döneminde yaşadığı değişim hatta sessiz devrimi güzel özetliyor. Kemal Bey son derece doğru bir hatta konuşuyor; zira siyaset eldeki realitelerle yapılır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. Yüzyılının realiteleri de politikaları da bu çizgidir. 

  • Fetih ve Fatih (1) / Tolga AKPINAR

     ‘’Türk Çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır!’’ Mustafa Kemal Atatürk bu sözüyle Türk Tarihinin kudretini ve ışığını anlatırken kast ettiği isimlerin başında şüphesiz ki II. Mehmet yani Fatih Sultan Mehmet han gelmekteydi. Gazi Paşa, Fatih’e duyduğu saygıyı şu sözlerle ifade ediyordu; ‘’Çok kereler Fatih’in karşı karşıya kaldığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de aynı hal çarelere varmışımdır. Yalnız Fatih benim karşı karşıya kaldığım hadiseleri nasıl hallederdi? Bunu çok merak ederim. İkinci Mehmet büyük adamdır.’’ Yine manevi kızı Afet İnan’ın aktardığına göre Atatürk Fatih hakkında ‘’Sadece bir Türk büyüğü değil, cihan tarihinde de en büyük adamdır.’’ sözleriyle hayranlığını vurgulamıştır.

     II. Mehmet’in hikayesi gerçekten de Türk Çocuklarına ilham verecek bir hikayedir; zira düşmanların tepeden baktığı ve küçümsediği bir gençten cihan hükümdarlığına yükselmiştir.

     1451…

     Daha önce tahta çıkmış; fakat tahtı babasına terk etmek zorunda kalmış 19 yaşındaki Şehzade Mehmet babasının vefatıyla bu sefer ‘’gerçek anlamda’’ tahta çıkar. Avrupa’da ciddi bir sevinç dalgası vardır. Daha önce tahttan indirilen bu şehzade için ‘’toy, ürkek, beceriksiz, Halil Paşa ve Yeniçerileri idare edemeyecek bir genç’’ gibi çeşitli nitelemeler yapılır. Türkleri 1000’li yılların başından beri sürme hayalleri kuran ve projeler geliştiren çevreler dahi bıyık altından gülümser, planlarına çok uygun bir sultanın tahta çıktığına inanırlar. Hatta iş öyle bir noktadadır ki Bizans elinde tuttuğu Şehzade Orhan için istediği haracı daha da arttırır. Genç Hükümdar yaşananlar karşısında son derece yapıcı ve alttan alan bir tonda süreci idare eder. Öyle ki, tahta çıkar çıkmaz yaptığı ilk işlerden biri kendisini tahttan indiren Haçlı Seferinin kumandanı Hunyadi Yanoş’un memleketi Macaristan ve Venedik ile onların fazlasıyla lehine barış anlaşmaları imzalamaktır. Kimi kaynaklarda Yanoş’un Mehmet’in babası Murat gibi büyük bir asker olmadığı, bu sebeple Osmanlı’nın yürüyüşünün duracağını söylediği görülüyor. Kısacası Sultan Mehmet, karşı çıkmak bir yana dursun kendisine kendisine vurulan bütün yaftaları kasten besler; zira Türk Tarihinin bu büyük stratejistinin tek bir hedefi vardır. Surları aşarak Konstantiniyye’yi fethetmek. Ve kendisini hafife alanların körlüğünü, nihai hedefine hazırlık sürecine düşmanlarını uyandırmayan bir perde olarak kullanır. Öyle ki Avrupa ve Bizans, Mehmet’in nihai hedefinden Rumeli Hisarı’nı inşa etmeye başlayınca hafif şüpheye düşseler de (Mehmet bunu ‘’baba vasiyeti’’ olarak açıklar), esas amacın ne olduğuna padişah Bizans surları önünde bizzat keşif yapmaya başlayana kadar uyanamaz. II. Mehmet’in yarattığı bu rehavet dalgası sürerken, Osmanlı hazırlıklarını büyük ölçüde tamamlamıştır.

     1453…

     Yoğun kuşatma neticelenmiş, Mayısın son günlerinde Türkler tarihin en köklü iki başkentinden birini resmen fethetmiştir. Şehrin düştüğü haberi Haziran ayında ulaştığı Avrupa’da derin bir şok, korku ve yas yaratmıştı. Papalık yas ilan etmiş, Doğu’dan Batı’ya Avrupa’da insanlar kiliselere akın etmişti. Daha sonra II. Pius olarak Papalık da yapacak olan Piccolomini dönemin Papasına yazdığı mektuba ‘’Biz öyle bir şehir kaybettik ki…’’ diye başlıyor ve İstanbul’un Hristiyanlık için Doğu’da bir kale olduğunu; şan, şeref, sanat ve bilimin merkezi olduğunu vurguladıktan sonra ‘’Homeros, Aristo ve Plato’nun vatanı ikinci kez öldü’’ diye ağıtlar yakıyordu. Avrupa’nın ‘’toy ve beceriksiz’’ şehzade olarak gördüğü cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmet ile sınavı yeni başlıyordu. Korku öyle yerlere vardı ki; İtalya’da anneler çocuklarını “Mehmet gelir seni götürür” diye yaramazlıktan caydırmaya çalışıyordu. Fatih’in yarattığı bu dalga, Kanuni ile zirveye çıksa da en somut halini 1470’lerin sonlarında görüyoruz. MSÜ Rektörü Erhan Afyoncu’nun aktardığına göre Osmanlı Kuvverleri 1480’de Otranto Kalesini alıp İtalya’ya resmen ayak basınca papalığın Napoli’ye taşınması gündeme gelmiş hatta somut incelemeler bile yapılmışsa da Fatih’in 1481’de vefatı sonrası konu kapanmış. Bu zaman çizelgesi Fatih’in zehirlendiği iddialarını hala gündemde tutuyor.

     Bu dönemde Avrupa’da çok ilginç figürler de çıktı. Misal; Bram Stoker’in ünlü romanından doğan ve Hollywood’da her daim popüler bir figür haline gelen Kont Drakula aslında Kazıklı Voyvoda olarak bilinen Vlad Tepeş’den esinlenmişti. Osmanlı Sarayında büyüyen Vlad, sonrasında Romanya’nın başına geçmek için geri dönmüş ve büyük bir Osmanlı / Türk kiniyle hareket etmiştir. İnsanları kazığa oturttuğu için Vlad the Impaler yani Kazıklı Voyvoda namını alan Vlad, Avrupa’da bir çok ülke tarafından destekleniyordu. Amaç, kendisi üzerinden Osmanlı’ya ve Fatih’e saldırmak, bu saldırılarla zayıflatılan Osmanlı’ya daha sonra topyekün saldırı imkanı bulmaktı. Fakat Osmanlı Orduları Vlad’ın ordularını mağlup etti ki çok güvendikleri Vlad’ın bu kadar kısa sürede dağılması Avrupa’da ciddi bir umutsuzluk yarattı. Daha sonra öldürülen Vlad’ın başı İstanbul’a yollanıp Karaköy’de sergilendi. Bunda da tesadüf yok. Karaköy ve Galata o dönem Avrupalı tüccar ve diplomatların İstanbul’da en çok uğradıkları muhitti. Mehmet Han, bu lokasyonu seçerek Avrupa’ya mesaj veriyordu. Yani bugün Hollywood’da Batman filmlerine kadar giren, hala tiyatroları full çeken bu karekter aslında Fatih’in mağlup edip, kafatasını Karaköy’de alelade bir sokağa gömdürdüğü cani bir hükümdardan başkası değildir. 

     Yine ilginç bir figür Hunyadi Yanoş’dur. Yaptığı akınlarla II. Mehmet’i tahttan inmeye zorlayan bu kudretli Macar Komutanı, Türklerin Hükümdarı hiç unutmadı. İlber Hoca’nın ifade ettiği üzere yıllar sonra ‘’Fatih’’ olarak akınlar yaptığı Avrupa’da Yanoş’un olduğu kaleyi kuşattığında o kadar öne çıktı ki, kendisi de yaralandı. Muhtemeldir ki yıllar önce tahttan indirttiği o çocuğun koca bir Fatih olarak kalesini kuşattığını Yanoş’a göstermek istiyordu.  

     Kayda değer figürlerin belki de en önemlisi Gennadios Skolaris’di. Osmanlı kuşatmasını durdurmak isteyen Bizans yönetiminin şehri ve Ayasofya’yı Papalık’a teslim etme planı üzerine bugünkü Zeyrek Camiine (o zamanki adıyla Pantoklator Manastırı) kapanmış bu projeye direnişe geçmiştir. Halkın da desteğini alan Gennaidos, Türkler İstanbul’u fethettikten sonra 1454-1465 arası İstanbul’da Ekümen olarak görev yapmıştır. İlber Hoca’ya göre bu da tesadüf değildir. Fatih Sultan Mehmet olası bir Ortodoks – Katolik İttifakını önlemek için ateşli bir Vatikan karşıtının ekümen olmasıyla Batıya ‘’böl parçala yönet’’ stratejisini bizzat tattırmıştır.

    (devam edecek)

  • Anketler Seçim Sonuçlarını Ne Kadar Görüyor? / Tolga AKPINAR

    Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla yeni bir trend oluşmaya başladı; anketler üzerinden seçim sonuçları tahmini. Elbette ki anket meselesi çok öncesinde vardı; fakat sosyal medya sayesinde kazandığı yayılma hızıyla geniş kitlelerde görünürlük ve etki kazandı. Öyle ki CHP Genel Başkanı Özgür Özel anketleri kaynak göstererek kendilerini ülkenin birinci partisi ve tartışmasız potansiyel iktidar adayı olarak ilan etmekten geri durmuyor. Peki anketler gerçekten geleceği mi görüyor?

    Merhum Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Türk Siyasetine miras kalan çok önemli sözleri vardır. ‘’Dünkü Güneşte bugünkü çamaşır kurutulmaz’’ cümlesi basit görünse de derin mesajlar içeren cümlelerinden biri. Demirel’in işaret ettiği gerçek, anketler konusunda da karşımıza çıkıyor. Tamamen doğru olduklarını kabul etsek dahi anketler seçim dönemini ya da sandık aşamasını değil bugünü anlatıyor. Bu realite Türkiye’de son genel seçimlerde de tecrübe edildi. Eğer pandemi sonrası dönemin kayıtlarını, 2020-23 ilk ayları arası anketleri incelerseniz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın muhalefet adayına karşı şansı olmadığına inanacağınız anket sonuçlarıyla karşılaşmanız muhtemeldi. Muhalif kamuoyu anketlere o kadar güveniyordu ki, adeta ‘’aday’’ değil bir sonraki cumhurbaşkanını belirlediklerini düşünüyorlardı. Fakat seçim sathı mahalline girildikçe değişen hava ile sonuç beklediklerinin tam aksi oldu. Özellikle pandemi sonrası yaşanan ekonomik buhran, soğuma ve durgunluğun etkilerini silmeye yönelik ‘’düşük faiz/yüksek para dönüş hızı/yüksek istihdam’’ politikası yan etkisi enflasyona rağmen piyasalara olumlu etki etti. Neticede 2023 Seçimleri formaliteden ikinci tura kalan; ama ilk turda Cumhur İttifakı lehine biten bir seçime dönüştü.

    Aslında anketlerin durumu sadece bizde değil, Dünya’da da benzer şekilde. 2016 ABD Seçimlerinde ne Jeb Bush ile Bush ailesinin doğrudan katıldığı cumhuriyetçilerin ön seçimlerinde ne de Hilary Clinton’a karşı genel seçimlerde Donald Trump’a şans verilmiyordu. The Economist dahil bütün büyük yayın organları ABD’nin ilk kadın başkana hazırlandığını kapağa taşıyordu. Clinton’ın ABD’nin en büyük umudu olduğu yazılıyor, seçimi kazanmış gibi nasıl bir toparlama programı yapacağı tartışılıyordu ; zira seçime saatler kalan yapılan anketler bile Clinton’ı ABD Başkanı ilan etmişti. Sonuç benzer şekilde anketlere güvenenler adına hüsrana döndü. Trump ezici bir zafer kazandı. Yine ABD Seçimlerinde; seçim sathı mahalline girilmeden yapılan anketlerde partilerinin ön seçimlerinden birinci çıkan adayların ön seçim dönemi adının bile duyulmadığını görüyoruz. Örneğin; South Bend belediye başkanı Pete Buttigieg 2020 yılında ABD Başkan aday adayı olmuştu. Eşcinsel bir eski deniz piyadesi olan ve adaylığın güçlü favorisi gibi görülen Buttigieg sandık yaklaştıkça etkisizleşti ve Joe Biden’a destek açıklayarak adaylıktan çekildi. Biden Döneminde Ulaştırma Bakanı olarak kariyerine devam etti.

    Elbette ki anketleri görmezden gelelim, yok sayalım, umursamayalım değil. Bize önemli veri setleri sunabilir; ama resmin tamamı değil parçası olarak görülürse. Demirel’in yazının girişini yaptığımız sözünün işaret ettiği üzere siyasette sadece bugünkü verilerle yarın okunmaz. Sandığın psikolojisi farklıdır, ekonomisi farklıdır, sosyolojisi farklıdır, sandığa giden seçmenin pusula başındaki hisleri bile farklıdır. Kaldı ki daha farklı rakamları da değerlendirmeye katmak mühim. Eski Merkez Bankası Baş Ekonomisti Hakan Kara 20 Şubat 2026’da attığı twitinde buna değiniyor. Tüketici Güven İndeksinin %87,5 civarına geldiğini belirten Kara, bu yüzdenin 90’ı geçtiğinde iktidar partilerinin genelde seçimi kazandığını vurguluyor.

    Merhum Demirel ile açtık, yine öyle kapatalım. Demirel’in bir diğer ünlü sözüdür; “Siyasette 24 saat çok uzun bir süredir”. 2027 sonunda ya da 2028 ortasında yapılması ön görülen seçimler için bugünden konuşmak biraz farazi. Hele ki etrafımızda ciddi ateş çemberi varken. Ama şahsi siyasi okumam bana şunu gösteriyor; ülkemiz adına Allah korusun ciddi bir sıkıntı (kur krizi, ittifak içi çatırdama, patlayan enflasyon, milli güvenlik krizi vs.) yaşanmadığı sürece Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli liderliğindeki Cumhur İttifakı, 2023’den bile daha az çekişmeli geçmesi muhtemel bir seçim süreciyle bir dönem daha Türkiye’yi yönetecek. Uluslarası yatırım kuruluşları da büyük ölçüde benzer fikirde. FT, Bloomberg, HSBC gibi yatırım kuruluşları son 1-1,5 yıldır yaptıkları analizlerde Türkiye’de 2023 kadar yüksek bir seçim ekonomisi beklemediklerini belirtiyorlar. Ortak noktaları; Cumhur İttifakı’nın sandıkta zorlanacağı bir seçim olmama ihtimalinin yüksek olması.

    Yazımı kapatırken bütün İslam Aleminin mübarek Ramazan Bayramını tebrik eder; Allah’dan barış ve afiyet dilerim.

  • İlber Hoca’nın Ardından / Tolga AKPINAR

    İlber Hoca’nın Ardından / Tolga AKPINAR

    “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.’’ Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği bu hakikat tarihin ne kadar önemli bir bilim olduğunu, tarihçiliğin de Türkiye gibi derin tarihe sahip ülkelerde ne kadar kutsal bir meslek sayılması gerektiğini hatırlatıyor. Türkiye’de tarihe dair çarpıtma ve hurafeler anlaşılmaz seviyelerde alıcı bulurken, tarihin hakikatlerini akademik kanıtlarla haykıran alimler kutup yıldızı gibi önümüzü aydınlatıyor.

    15 Temmuz 2016’da yaşanan hain darbe girişiminin acılarını daha yeni yeni sarmaya başladığımız günlerdi… 25 Temmuz 2016’da acı bir haber aldık. Tarihçiliğin kutbu, büyük bilim insanı Halil İnalcık aramızdan ayrıldı. Hayatını Türk Tarihine adayan Halil Hoca’nın kaybı aslında altın dönemini yaşayan Türk Tarihçiliği adına sonbaharın gelmesiydi. Halil Hoca sayısız eser bıraktığı gibi, İlber Ortaylı gibi alimlerin yetişmesine de vesile olmuştu. Ne yazık ki büyük bir alimimizi yitirmiştik; fakat en azından tutunabileceğimiz İlber Hocamız vardı. Hocası Halil İnalcık’ın vefatından tam 10 sene sonra ne yazık ki İlber Hocamızı kaybettik. 10 yıl arayla iki büyük hocasını kaybeden Türk Tarihçiliği için üzücü bir süreç; ama en çok da büyük alimini yitiren Türk Milleti için yas zamanı…

    İlber Ortaylı neden bu kadar mühim bir isim? Aslında çok basit bir sebebi var. İlber Hoca üstün akademik çalışmalarının yanında kişiliği, nüktedanlığı, konuşma tarzı, Türkiye’de belki de sadece O’na yakışan ‘’saçma şeylere tahammülsüzleşen’’ sürat ifadesi ve özellikle 2010’larda interneti kavuran ‘’cahilsin’’ capsleri derken Türk Tarihini geniş toplumsal kitlelere sevdiren ve okutan insandır. Eskiden MEB’in müfredat dilinin de etkisiyle ‘’sıkıcı ve yorucu bir uğraş’’ gibi görünen tarih İlber Hoca sayesinde ilgi uyandıran, güler yüzlü ve popüler bir bilim haline geldi. İlber Hoca’nın konuk olduğu ve Murat Bardakçı’nın sunduğu Tarihin Arka Odası programında sabaha kadar süren tarih konuşmaları hala izlenme rekorları kırıyor. Günümüzde tarih kitapları en çok satanlarda tepeden inmiyorsa bunda İlber Hoca’nın kişiliği ve toplumda kapladığı yerin önemi her şeyden fazladır. Yine altı özellikle çizilmesi gereken bir husus var; İlber Hoca ve Halil Hoca Türkiye’de yaratılan yapay ‘’Osmanlı – Cumhuriyet’’ kavgasını bitirenlerin başında gelir. Türkiye’de öyle dönemler yaşandı ki Osmanlı’yı savunmak cumhuriyet karşıtlığı, cumhuriyeti sevmekse Osmanlı düşmanlığı gibi iki saçma sapan kutup oluştu. İlber Hoca’nın deyimiyle ‘’Kasaba’’ kafasından çıkan bu garip kutuplara ilk darbeyi Tarihçiliğin Kutbu Halil İnalcık vurdu. Hayatını Osmanlı Tarihine adayan Halil Hoca, Atatürk’ü bizzat görmüş ve o gün hatırlatılınca gözyaşlarını tutamayacak kadar büyük bir Atatürk sevdalısıydı. Öğrencisi İlber Ortaylı da aynı ekolü kararlılıkla sürdürmüş ve toplumumuza ‘’Devlet ebed müddet’’ felsefesini hatırlatarak Osmanlı’nın da Türkiye’nin de aslında bayrağına kadar aynı devlet olduğunu hatırlatmıştır. İlber Hoca’nın ‘’Osmanlı Türklerin İmparatorluğuydu, Türkiye de Türklerin Cumhuriyeti’’ sözünün yarattığı özgüveni hafife alamayız. Türkiye bugün küresel siyasette ‘’Ben de varım!’’ diye gür sesle konuşuyor ve savunma sanayisinden, sosyo kültürel etki alanına gözardı edilemiyorsa; milletimizin cihana hükmeden bir imparatorluğun mirasçısı olduğunu benimsemesinden doğan özgüvenli düşünmenin etkisiyledir.

    İlber Hocayı sadece ‘’tarihçi’’ olarak görmek hafif kalır, hoca aynı zamanda büyük bir entelektüeldi. Hayata dair, insanlığa dair, yerel ve küresel politikaya dair hatta ‘’hayat nedir ve nasıl yaşanmalıdır?’’ konularına dair kendine özgü ve önemli fikirleri olan çok yönlü bir isimdi İlber Hoca. Yakın dostu olan gazeteci Fatih Altaylı’nın ifadesiyle “Bilgisinden insanları faydalandırmak için her yere giden” bir insandı.

    İlber Hoca’nın cenazesi 16 Mart Pazartesi günü, Halil İnalcık’ın da mezarının bulunduğu Fatih Cami’ne defnedilecek. Türk Tarihinin iki büyük alimi, Osmanlı’nın İmparatorluk safhasının kurucusu Fatih Sultan Mehmet’in yanı başında ebedi uykularını sürdürecekler. Kendileri artık bedenen aramızda olmasalar da yarattıkları tarih bilinci, akademik çalışmaları ve yetiştirdikleri nesiller bu toprakları aydınlatmaya devam edecek. İnsan ömrünü “Hayat kısa. Hayat sizi beklemez, siz de hayatı bekletemezsiniz.” diye özetleyen İlber Hocaya Allah’dan rahmet yakınları ve aziz milletimize tekrar baş sağlığı diliyoruz.

  • Külliye’nin Duvarındaki Tablo / Tolga AKPINAR

    Bilindiği üzere büyükelçilerin görevli gittikleri ülkelerin yöneticilerine güven mektubu vermeleri diplomatik bir gelenektir. Türkiye’ye kendi ülkelerini temsilen gelen büyükelçiler de güven mektuplarını şahsında Türkiye’yi temsil eden Cumhurbaşkanına sunar. Bu törene yeni hükümet sistemiyle beraber Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ev sahipliği yapıyor. Ve önemli bir detay dikkatlerden kaçmıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın büyükelçileri karşıladığı alanda asılı olan bir tablo, Dünya’ya şık, diplomatik ve sade bir mesajı sembollerle iletiyor: Türkiye artık Eski Türkiye değil!

    Arkada görünen eser Osmanlı Saray Ressamlarından Kapıdağlı Konstantin’e (17.YY-18.YY) ait olan ”III. Selim’in Cülus Töreni”(1789) isimli tablo. Tabloda Padişah III. Selim’in Topkapı Sarayı Babüssaade (Saadet Kapısı) önüne konan tahtında devlet erkanını kabulünü görüyoruz. Cumhurbaşkanı, padişahın kabul töreni tablosu önünde yabancı elçileri kabul ediyor. Bahse konu mesaj daha ilk adımda muhataplara iletiliyor.

    Özellikle 2010’ların ortalarına kadar Türkiye’nin dış siyasette tek gündemi vardı; Avrupa Birliğine üye olmak ve Avrupalılığını kanıtlamak. Bu yolda da ne yazık ki Osmanlı’yı ”redd-i miras etmek”, modernleşmenin temel şartı haline gelmişti. ”Osmanlı ile alakamız kalmadı.” mesajını ne kadar güçlü verirsek, o kadar ”modern” görüneceğine inanan bir anlayış Türkiye’de hakimdi. Bu garip psikolojinin en trajik tarafı Dünya’da bizden başka kimse böyle bir düşünceye sahip değilken, siyasi çıkarları dolayısıyla korkularımızı bize karşı kullanmalarıydı. Türkiye ne zaman çıkarları doğrultusunda bir hamle yapmaya niyetlense, özgüvenini kazanmaya çalışsa veya kendi yolunu çizmeye niyetlense hep aynı uyarı benzer kalıp cümlelerle geliyordu ”Ekseniniz kayıyor, Avrupa’dan uzaklaşıyorsunuz, Cumhuriyet sarsılıyor, Osmanlı gibi davranıyorsunuz vs.”. Bu düşük tonlu psikolojik şiddet bile Türkiye’nin özgüvenini kırmaya yetiyordu. Daha da üzücü tarafı Türkiye’yi kendini tek kıtaya kabulle kısıtlayan bu düşüncenin Atatürk ya da Osmanlı’dan bu yana gelen modernleşme tarihimizle de tutarlı bir yönü yoktu. Atatürk, Kurtuluş Savaşı döneminde Doğu ve Batı arasında denge politikasını ustaca götürmüş, II. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri gelmeye başlayınca batı komşularımızla Balkan Paktını yaptığı gibi doğuda da Sadabat Paktı’nı hayata geçirmiştir. Sümerbank’ı Doğu da dahil bir çok ülkeye savaş durumunda ihracat yapabilecek bir seviyeye getirme arzusu kayıtlara geçmiştir. Yine Afgan Kralı Emanullah Han başta olmak üzere bir çok liderle şahsi ilişkilerini geliştirmişti. Abdulhamid Han’dan Gazi Mustafa Kemal’e zor dönemlerde Türkiye’yi idare eden liderler dış politikada Türkiye’yi asla tek düzeliğe kısıtlamamıştı.

    İşte 2020’ler Türkiyesinde Cumhurbaşkanlığı duvarına asılan bir tablo bazı zincirlerin kırılması hususunda çok şey anlatıyor. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı artık yabancı elçileri bizzat Osmanlı Padişahı’nın cülus ve kabul töreni tablosu önünde kabul ediyor. Türkiye kendi hikayesini Dünya’ya ”Osmanlı da Türkiye de Türk Milletinin devletleridir, hatta ‘Devlette devamlılık esastır.’ ilkesine dayanarak aynı kadim devlettir.” diye büyükelçiler üzerinden gururla anlatıyor. Bu asla küçümsenebilecek bir mesaj değil, ki küresel siyaset de bunun farkında. Artık kendi bağımsız politikalarını yapan, Karabağ’da Azerbaycan’ı destekleyen, Libya’da rol alan, Afrika’da üsler açan, kendi milli silah sanayini ihraç edecek şekilde güçlendiren, Ukrayna’dan Suriye’ye kendi çıkarlarını Avrupa’ya sormadan önceleyen, Rusya, ABD, Uzak Asya vs. ile Avrupa’dan bağımsız ilişkiler kurabilen; kısacası özüyle yani tarihiyle barışmış ve olması gerektiği gibi gururla bakan, özgüvenli bir Türkiye var. Küresel siyasette eski usül “psikolojik şiddettin” özgüvenli Türkiye’ye işlemediğini görüp afallayan aktörler de yavaş yavaş bunu kabullenip yeni politikalar geliştirme noktasına gelmeye başladılar.

    Siyasette tesadüf olmaz. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şubat 2026’da “Uluslarası siyasette Türkiye rüzgarı esiyor” diyerek özetlediği bu dönem de tesadüflerle değil hem bizde hem Dünya’da yaşanan köklü değişimlerin sonucu. Artık yeni bir Dünya’da yaşıyoruz ve Türkiye ezbere kalıplara sığdırılıp oyun dışına itilebilecek bir aktör olmanın ötesine geçeli çok oldu. Anlayan kazanır, anlamayan kaybeder…

    Tolga AKPINAR

  • Venezuela’da Kurulan Hristiyan Devlet

    Son zamanların önemli konularından biri olan VENEZUELLA hızla unutturulmaya başladi.Çünkü burada SOSYALİST bir düzen varken çaktirmadan HİRİSTİYAN BİR DEVLET kuruldu.Şimdi bunu biraz inceleyelim….
    Venezuela’nın dini yapısı, Latin Amerika’nın genelinde olduğu gibi Katolik Hristiyanlık etrafında şekillenmiştir. Ancak ülkede hem geleneksel tarikatlar hem de son yıllarda yükselişe geçen yeni dini hareketler ve cemaatler oldukça etkilidir.
    Venezuela’daki dini yapı ve etkili grupları şu başlıklar altında toplayabiliriz:
    1.⁠ ⁠Katolik Tarikatları ve Cemaatleri
    Nüfusun yaklaşık %70-80’i kendisini Katolik olarak tanımlar. Katolik Kilisesi, özellikle eğitim ve sosyal yardım alanında çok güçlüdür.

    • Cizvitler (Jesuits): Ülkedeki en etkili gruplardan biridir. Özellikle eğitim kurumları (UCAB Üniversitesi gibi) ve sosyal adalet projeleriyle tanınırlar.
    • Opus Dei: Siyasi ve ekonomik elitler arasında daha yaygın olan, muhafazakar bir yapıdır.
    • Salesianlar: Gençlik eğitimi ve teknik okullar konusunda uzmanlaşmışlardır.
      2.⁠ ⁠Yükselen Evanjelik ve Protestan Cemaatler
      Son yıllarda Venezuela’da Katoliklikten ayrılanların büyük çoğunluğu Evanjelik kiliselere yönelmiştir. Nüfusun %15-20’sini oluştururlar.
    • Pentekostallar: En hızlı büyüyen gruptur. Özellikle yoksul mahallelerde (barrios) yoğun bir sosyal ağa ve duygusal ibadet biçimlerine sahiptirler.
    • Yehova Şahitleri ve Mormonlar (LDS): Ülkede küçük ama oldukça disiplinli ve görünür topluluklardır.
      3.⁠ ⁠Senkretik İnanışlar ve “Halk Tarikatları”
      Venezuela’ya özgü, Afrika kökenli inanışlarla Hristiyanlığın karışımı olan yapılar toplumsal hayatta çok derindir.
    • Maria Lionza Kültü: Venezuela’nın yerli, Afrika ve Avrupa miraslarını birleştiren, devasa bir takipçi kitlesine sahip mistik bir harekettir. Siyasi liderlerden sıradan vatandaşa kadar geniş bir kesim tarafından ziyaret edilen ayinleri ve spiritüel merkezleri vardır.
    • Santería: Küba kökenli olsa da Venezuela’da çok yaygındır. “Babalawo” denilen ruhani liderler toplumda saygın bir yere sahiptir.
      4.⁠ ⁠İslam Cemaati
      Venezuela’da yaklaşık 100.000 civarında Müslüman yaşamaktadır. Çoğunluğu Lübnan, Suriye ve Filistin kökenlidir.
    • Şeyh İbrahim el-İbrahim Camii (Caracas): Latin Amerika’nın en büyük ikinci camisidir ve cemaatin merkezidir.
    • Margarita Adası: Ülkedeki Müslüman nüfusun ve ticari etkinliğin en yoğun olduğu bölgelerden biridir. Sünni ve Şii cemaatler barış içinde bir arada yaşamaktadır.
      5.⁠ ⁠Siyasi Etki
      Venezuela’da dini gruplar sadece inanç sistemi değil, aynı zamanda siyasi birer aktördür.
    • Katolik Kilisesi (CEV): Genellikle hükümete (Chavista yönetimi) muhalif bir duruş sergiler.
    • Evanjelik Gruplar: Hükümetle daha pragmatik ilişkiler kurabilmektedirler; bazı Evanjelik liderler siyasi partiler kurarak parlamentoda temsil edilmiştir.
      Venezuela’da dini yapıların siyasi olaylar üzerindeki etkisi, özellikle son yıllarda yaşanan gerilimlerde oldukça belirgin hale gelmiştir. Ocak 2026 itibarıyla yaşanan güncel gelişmeler (Maduro’nun ABD tarafından bir operasyonla alınması iddiası/olayı bağlamında) dini grupların rolünü şu şekilde analiz edebiliriz:
      1.⁠ ⁠Evanjelik Gruplar: İkiye Bölünmüş Bir Destek
      Evanjelik cemaatler, bu süreçte en aktif ve en tartışmalı rolü üstlenen kesim olmuştur.
    • ABD Destekçisi Kanat: Özellikle ABD’de yaşayan Venezuela kökenli Evanjelik liderler ve Trump yönetimine yakın olan Evanjelik danışmanlar, Maduro’nun görevden alınmasını “ilahi bir müdahale” ve “özgürleşme” olarak nitelendirmişlerdir. Bu gruplar, ABD’deki siyasi lobicilik faaliyetleriyle operasyonun zeminini hazırlayan kamuoyu desteğini sağlamıştır.
    • Maduro Destekçisi Kanat: Venezuela içindeki bazı Evanjelik gruplar ise Maduro hükümetinden aldıkları sosyal yardımlar ve devlet destekli programlar (“İyi Çoban” programı gibi) nedeniyle hükümete sadık kalmıştır. Ancak bu destek, dış müdahale karşısında askeri veya siyasi bir direnç oluşturmaya yetmemiştir.
      2.⁠ ⁠Katolik Kilisesi: Kurumsal Muhalefet
      Katolik Kilisesi, Venezuela’da geleneksel olarak Maduro yönetimine en sert eleştirileri getiren kurumdur.
    • Meşruiyet Tartışması: Venezuela Piskoposlar Konferansı (CEV), yıllardır Maduro yönetimini “tiranlık” olarak adlandırmış ve halkı sivil itaatsizliğe çağırmıştır. Kilise, doğrudan bir askeri operasyonun içinde yer almasa da, Maduro’nun ulusal ve uluslararası meşruiyetini zayıflatarak dış müdahale için uygun bir sosyal iklim oluşturmuştur.
    • Vatikan’ın Tutumu: Papa ve Vatikan, olay sonrasında “insani endişe” ve “barış” çağrısı yapsa da, yerel piskoposların Maduro karşıtı tavrı halk üzerindeki etkisini korumuştur.
      3.⁠ ⁠”Halk Tarikatları” ve Manevi Koruma
      Venezuela siyasetinde sanılanın aksine mistik yapılar da önemli yer tutar.
    • Manevi Zırh İnanışı: Maduro ve selefi Chavez, Maria Lionza kültü ve Santería gibi yerel inançlara olan yakınlıklarıyla bilinirdi. Halk arasında, bu “tarikatların” liderleri manevi olarak koruduğuna dair güçlü bir inanış vardı. Maduro’nun yakalanması, bu grupların manevi korumasının “kırıldığı” veya “etkisiz kaldığı” şeklinde bir toplumsal algı yaratmıştır.
      4.⁠ ⁠Dini Grupların Rolünün Özeti
      | Grup | Rolü | Tutumu |
      |—|—|—|
      | Evanjelikler (ABD) | Siyasi Lobicilik | Operasyonu “Tanrı’nın zaferi” olarak gördüler. |
      | Katolik Kilisesi | Meşruiyet Kaybı | Hükümetin ahlaki ve hukuki zeminini sarstılar. |
      | Yerel Tarikatlar | Psikolojik Etki | Halkın bir kesiminde Maduro’nun “dokunulmaz” olduğu algısını yıktılar. |
      Sonuç olarak: Cemaat ve tarikatlar bu operasyonu bizzat “yapan” güçler değildir; ancak operasyonun hem sosyal meşruiyetini (Katolikler aracılığıyla) hem de siyasi motivasyonunu (ABD’deki Evanjelik lobisi aracılığıyla) sağlayan temel taşlar olmuşlardır.
      Venezuela’da dini yapıların siyasi olaylar üzerindeki etkisi, özellikle son yıllarda yaşanan gerilimlerde oldukça belirgin hale gelmiştir. Ocak 2026 itibarıyla yaşanan güncel gelişmeler (Maduro’nun ABD tarafından bir operasyonla alınması iddiası/olayı bağlamında) dini grupların rolünü şu şekilde analiz edebiliriz:
      1.⁠ ⁠Evanjelik Gruplar: İkiye Bölünmüş Bir Destek
      Evanjelik cemaatler, bu süreçte en aktif ve en tartışmalı rolü üstlenen kesim olmuştur.
    • ABD Destekçisi Kanat: Özellikle ABD’de yaşayan Venezuela kökenli Evanjelik liderler ve Trump yönetimine yakın olan Evanjelik danışmanlar, Maduro’nun görevden alınmasını “ilahi bir müdahale” ve “özgürleşme” olarak nitelendirmişlerdir. Bu gruplar, ABD’deki siyasi lobicilik faaliyetleriyle operasyonun zeminini hazırlayan kamuoyu desteğini sağlamıştır.
    • Maduro Destekçisi Kanat: Venezuela içindeki bazı Evanjelik gruplar ise Maduro hükümetinden aldıkları sosyal yardımlar ve devlet destekli programlar (“İyi Çoban” programı gibi) nedeniyle hükümete sadık kalmıştır. Ancak bu destek, dış müdahale karşısında askeri veya siyasi bir direnç oluşturmaya yetmemiştir.
      2.⁠ ⁠Katolik Kilisesi: Kurumsal Muhalefet
      Katolik Kilisesi, Venezuela’da geleneksel olarak Maduro yönetimine en sert eleştirileri getiren kurumdur.
    • Meşruiyet Tartışması: Venezuela Piskoposlar Konferansı (CEV), yıllardır Maduro yönetimini “tiranlık” olarak adlandırmış ve halkı sivil itaatsizliğe çağırmıştır. Kilise, doğrudan bir askeri operasyonun içinde yer almasa da, Maduro’nun ulusal ve uluslararası meşruiyetini zayıflatarak dış müdahale için uygun bir sosyal iklim oluşturmuştur.
    • Vatikan’ın Tutumu: Papa ve Vatikan, olay sonrasında “insani endişe” ve “barış” çağrısı yapsa da, yerel piskoposların Maduro karşıtı tavrı halk üzerindeki etkisini korumuştur.
      3.⁠ ⁠”Halk Tarikatları” ve Manevi Koruma
      Venezuela siyasetinde sanılanın aksine mistik yapılar da önemli yer tutar.
    • Manevi Zırh İnanışı: Maduro ve selefi Chavez, Maria Lionza kültü ve Santería gibi yerel inançlara olan yakınlıklarıyla bilinirdi. Halk arasında, bu “tarikatların” liderleri manevi olarak koruduğuna dair güçlü bir inanış vardı. Maduro’nun yakalanması, bu grupların manevi korumasının “kırıldığı” veya “etkisiz kaldığı” şeklinde bir toplumsal algı yaratmıştır.
      4.⁠ ⁠Dini Grupların Rolünün Özeti
      | Grup | Rolü | Tutumu |
      |—|—|—|
      | Evanjelikler (ABD) | Siyasi Lobicilik | Operasyonu “Tanrı’nın zaferi” olarak gördüler. |
      | Katolik Kilisesi | Meşruiyet Kaybı | Hükümetin ahlaki ve hukuki zeminini sarstılar. |
      | Yerel Tarikatlar | Psikolojik Etki | Halkın bir kesiminde Maduro’nun “dokunulmaz” olduğu algısını yıktılar. |
      Sonuç olarak: Cemaat ve tarikatlar bu operasyonu bizzat “yapan” güçler değildir; ancak operasyonun hem sosyal meşruiyetini (Katolikler aracılığıyla) hem de siyasi motivasyonunu (ABD’deki Evanjelik lobisi aracılığıyla) sağlayan temel taşlar olmuşlardır.
      Venezuela’da dini yapıların siyasi olaylar üzerindeki etkisi, özellikle son yıllarda yaşanan gerilimlerde oldukça belirgin hale gelmiştir. Ocak 2026 itibarıyla yaşanan güncel gelişmeler (Maduro’nun ABD tarafından bir operasyonla alınması iddiası/olayı bağlamında) dini grupların rolünü şu şekilde analiz edebiliriz:
      1.⁠ ⁠Evanjelik Gruplar: İkiye Bölünmüş Bir Destek
      Evanjelik cemaatler, bu süreçte en aktif ve en tartışmalı rolü üstlenen kesim olmuştur.
    • ABD Destekçisi Kanat: Özellikle ABD’de yaşayan Venezuela kökenli Evanjelik liderler ve Trump yönetimine yakın olan Evanjelik danışmanlar, Maduro’nun görevden alınmasını “ilahi bir müdahale” ve “özgürleşme” olarak nitelendirmişlerdir. Bu gruplar, ABD’deki siyasi lobicilik faaliyetleriyle operasyonun zeminini hazırlayan kamuoyu desteğini sağlamıştır.
    • Maduro Destekçisi Kanat: Venezuela içindeki bazı Evanjelik gruplar ise Maduro hükümetinden aldıkları sosyal yardımlar ve devlet destekli programlar (“İyi Çoban” programı gibi) nedeniyle hükümete sadık kalmıştır. Ancak bu destek, dış müdahale karşısında askeri veya siyasi bir direnç oluşturmaya yetmemiştir.
      2.⁠ ⁠Katolik Kilisesi: Kurumsal Muhalefet
      Katolik Kilisesi, Venezuela’da geleneksel olarak Maduro yönetimine en sert eleştirileri getiren kurumdur.
    • Meşruiyet Tartışması: Venezuela Piskoposlar Konferansı (CEV), yıllardır Maduro yönetimini “tiranlık” olarak adlandırmış ve halkı sivil itaatsizliğe çağırmıştır. Kilise, doğrudan bir askeri operasyonun içinde yer almasa da, Maduro’nun ulusal ve uluslararası meşruiyetini zayıflatarak dış müdahale için uygun bir sosyal iklim oluşturmuştur.
    • Vatikan’ın Tutumu: Papa ve Vatikan, olay sonrasında “insani endişe” ve “barış” çağrısı yapsa da, yerel piskoposların Maduro karşıtı tavrı halk üzerindeki etkisini korumuştur.
      3.⁠ ⁠”Halk Tarikatları” ve Manevi Koruma
      Venezuela siyasetinde sanılanın aksine mistik yapılar da önemli yer tutar.
    • Manevi Zırh İnanışı: Maduro ve selefi Chavez, Maria Lionza kültü ve Santería gibi yerel inançlara olan yakınlıklarıyla bilinirdi. Halk arasında, bu “tarikatların” liderleri manevi olarak koruduğuna dair güçlü bir inanış vardı. Maduro’nun yakalanması, bu grupların manevi korumasının “kırıldığı” veya “etkisiz kaldığı” şeklinde bir toplumsal algı yaratmıştır.
      4.⁠ ⁠Dini Grupların Rolünün Özeti
      | Grup | Rolü | Tutumu |
      |—|—|—|
      | Evanjelikler (ABD) | Siyasi Lobicilik | Operasyonu “Tanrı’nın zaferi” olarak gördüler. |
      | Katolik Kilisesi | Meşruiyet Kaybı | Hükümetin ahlaki ve hukuki zeminini sarstılar. |
      | Yerel Tarikatlar | Psikolojik Etki | Halkın bir kesiminde Maduro’nun “dokunulmaz” olduğu algısını yıktılar. |
      Sonuç olarak: Cemaat ve tarikatlar bu operasyonu bizzat “yapan” güçler değildir; ancak operasyonun hem sosyal meşruiyetini (Katolikler aracılığıyla) hem de siyasi motivasyonunu (ABD’deki Evanjelik lobisi aracılığıyla) sağlayan temel taşlar olmuşlardır.
      Venezuela’nın mahallelerinde (barrios) ve ordu kışlalarında yaşananlar, bu değişimin en sancılı ve en derin kısmını oluşturuyor. Çünkü bu alanlar, yıllardır “Chavismo” ideolojisinin kalesi olarak biliniyordu.
      İşte bu yeni dönemdeki mahalle direnci ve ordu içi “dini-askeri” dengeler:
      1.⁠ ⁠Mahallelerdeki (Barrios) Direnç ve Dönüşüm
      Venezuela’nın yoksul mahallelerinde Maduro’nun gidişi sonrası büyük bir psikolojik savaş yaşanıyor:
    • “Kızıl” Mahallelerde Dini Yarılma: Geleneksel olarak solcu ve devrimci olan bu mahallelerde, diaspora destekli kiliseler (özellikle Evanjelikler) ile eski rejime bağlı yerel milisler (colectivos) karşı karşıya gelmiş durumda. Bir yanda “hizmet ve gıda” getiren kilise, diğer yanda “ideolojik sadakat” isteyen silahlı gruplar var.
    • Kurtarıcı Algısı: Diaspora fonlarıyla gelen yardımlar, ideolojiyi hızla eritiyor. Mahallelerde “Maduro bizi aç bıraktı, ama kilise ve dış dünya bize bakıyor” söylemi, eski direnci büyük oranda kırmış durumda.
    • Mistik Direniş: Bazı mahallelerde Maria Lionza ve Santería takipçileri, Maduro’nun gidişini bir “ihanet” olarak görüp, bu yeni muhafazakar dalgaya (özellikle Evanjelik baskısına) karşı kendi kültürel kimliklerini koruma amaçlı yeraltı örgütlenmelerine giriyorlar.
      2.⁠ ⁠Ordu İçindeki “Dindar Subaylar” Dengesi
      Venezuela ordusu (FANB) sadece silahlı bir güç değil, aynı zamanda manevi katmanları olan bir yapıdır:
    • Katolik Kurumsallığı: Ordunun üst kademelerinde geleneksel Katolik bağları her zaman güçlüydü. Bu subaylar, operasyon sonrası Kilise’nin “barış ve geçiş” çağrısına uyarak yeni yönetime eklemlenmeyi tercih ettiler. Onlar için Kilise, ordunun onurunu koruyacak bir “liman” işlevi görüyor.
    • “Görünmez” Evanjelik Subaylar: Alt ve orta rütbeli subaylar arasında son 10 yılda gizli bir Evanjelik büyüme yaşandı. Bu subaylar, Maduro döneminde inançlarını saklamak zorunda kalıyorlardı (çünkü rejim bu grupları “ABD ajanı” olarak görebiliyordu). Şimdi bu subaylar, yeni yönetimde daha görünür hale gelerek ordunun içinde “ahlaki temizlik” ve “disiplin” odaklı bir blok oluşturuyorlar.
    • Santería ve “Vudu” Tasfiyesi: Ordu içinde Maduro ve Chavez döneminde çok yaygın olan Küba kökenli Santería ritüelleri ve “ruhsal danışmanlar”, yeni dönemde ordudan tasfiye ediliyor. Yeni askeri doktrin, mistik ritüeller yerine daha “Batılı ve profesyonel” (ancak dindar) bir asker profilini önceliyor.
      3.⁠ ⁠Yeni Dönemin Sosyal Riski: “Dini Çatışma”
      Venezuela daha önce din eksenli bir iç çatışma yaşamamış bir ülkeydi. Ancak şimdi:
    • Kültürel Müdahale: ABD’den gelen fonların sadece gıda değil, “kültürel değişim” dayatması (örneğin yerel inanışların bastırılması), mahallelerdeki yerel kimlikleri kışkırtabilir.
    • İntikam Korkusu: Eski rejimin destekçisi olan dini liderlerin (bazı radikal Katolik rahipler veya Santería babalawo’ları) hedef alınması, mahallelerdeki gerilimi “inanç savaşına” dönüştürme riski taşıyor.
      Özetle:
      Ordu, kurumsal Katoliklik ve yükselen Evanjelizm arasında bir denge kurarak ayakta kalmaya çalışırken; mahalleler, ekmek (kilise yardımı) ile kimlik (eski devrimci inanışlar) arasında bir seçim yapmak zorunda bırakılıyor.
      Bu sürecin sonunda, Venezuela’nın anayasasına “laiklik” yerine “Tanrı’ya atıfta bulunan” daha dindar maddelerin girip girmeyeceği belirliyor.
      ( Yazının devamı gelecek)

    Ercan AKPINAR