Tarihe Tanıklık: Ankara NATO Zirvesi / Tolga Akpınar

 NATO tarihinin en önemli toplantılarından birine 7-8 Temmuz 2026’da Ankara ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ev sahipliği yaptı. Toplantı hem NATO’nun, hem Dünya’nın hem de güçlenen Türkiye’nin gidişatı üzerinde derin etkiler bırakacak bir zirveydi; çünkü NATO’nun önümüzdeki 50-60 yıllık yol haritası büyük ölçüde bu zirvede ele alınmaya başlandı. 

 NATO’nun Ankara toplantısının Türkiye adına önemini kavramak, hatta Türkiye’nin NATO içinde zamanla kazandığı konum ve hayati konumu anlamak için Türkiye’nin NATO ile tarihini incelemek önemli. II. Dünya Savaşı bitimiyle yeni güç dengelerinin oluşumu ve kutuplaşmalar zaman kaybetmeden başlamıştı. Türkiye’nin bu kavganın tam ortasında olduğunu anlaması uzun sürmedi; zira tehdit kapıyı hızlı çaldı. SSCB, 17 Aralık 1925’de imzalanan, 7 Kasım 1945 yılında dolması ve yenilenmesi gereken ‘Türk Sovyet Saldırmazlık Anlaşmasını’ 19 Mart 1945’de iptal ettiğini ve yenileme yapmayacağını ilan etti. Tarihsel olarak sıcak denizlere inme,  kendi rejimini yayma / genişleme hedefleri bulunan, Kars ve Ardahan civarında hak iddia eden bir devletten gelen bu tavır; aslında üstü örtülü bir sıkıştırma ve tehditti. II. Dünya Savaşı’nı II. Abdülhamid’in siyasi zekasını anımsatan bir denge politikasıyla tarafsız götüren Türkiye de mesajı aldı ve artık taraf olması gerektiğini fark etti. Türk – NATO ilişkileri bu eksen üzerinde başladı. Özellikle kahraman Türk Ordusu’nun Kore’de NATO’ya desteği sonucu Türkiye, Lizbon Zirvesinde NATO’ya girdi. Gerçekten büyük bir milli diplomasi zaferi kazanılmıştı. Öyle ki muhalefet bile bu zaferin altında imzası olsun istiyordu. Başvekil Adnan Menderes ile eski dönemlerden yakın arkadaş olan CHP’li Kasım Gülek, Menderes’e giderek “Bu büyük ve önemli bir iş. O yüzden bunu DP olarak değil hep beraber yapalım!” teklifinde bulunduysa da Menderes bunun “İnönü’nün tecrübesine mâl edilme” riski sebebiyle reddetmişti. Yani 1954’de Türkiye’nin NATO’ya üyeliği adeta 90’ların AB üyelik ihtimali kadar büyük ve önemli bir zaferdi.     

 NATO ile beraber Türkiye güvenlik, küresel entegrasyon ve askeri teknolojisini yenileme başta olmak üzere ciddi kazanımlar elde etti, hala ediyor. Bunun yanında Türkiye ve NATO ilişkileri her zaman günlük güneşlik olmadı. Örneğin akademisyen Erol Mütercimler’in belgelerine göre NATO, olası SSCB saldırısında Türkiye’nin tamamını değil sadece İstanbul ve Çanakkale gibi kritik ve stretejik bölgeleri koruma altına almayı planlamıştı. Bunda çok şaşıracak ya da kızacak bir durum yok. Ülkeler arası siyasette çıkarlar her şeyin önünde gelir ve bu tarz birlikleri kullanım kabiliyetiniz gücünüz ekseninde mümkündür. 

 Bu noktada günümüze dönelim. Ülkemizde yapılan toplantı önemli konuları gündeme getirdi. Trump’ın gerginlik yaşadığı diğer NATO ülkelerinden talep ettiği askeri harcamaların milli bütçe payındaki artışı, esas hedeflerin Asya’ya kaydığı NATO 3.0 projesi, üye ülkelerin ittifak içindeki konumlarının geleceği, ABD’nin ‘’birlikten çıkma’’ tehditleri derken gündem yoğundu. Ortam öyle gergindi ki ABD Başkanı Trump ‘’Ev sahibi Erdoğan olmasa katılmazdım!’’ açıklamasında bulundu. Peki ABD ve Trump bu gergin politikaları neden yapıyor? Malum tüm Dünya’da Trump’ın şahsi ve plansız tavırlarda olduğu neredeyse kabul edilen bir realite haline geldi; ama bu gerçek değil. İlk döneminde de Trump’ın o dönem ayıplanan bir çok hamlesi, Biden döneminde sessiz sedasız devam ettirildi. Yani aslında ortada bir stratejik bütünlük var. ABD, askeri ve enerji alanlarında Çin başta olmak üzere Asya’dan çıkan tehditlere karşı NATO’yu yanına istiyor ve ülkeleri bu çizgiye çekmek istiyor. ABD’nin temel hedeflerini sonraki yazımızda detaylı şekilde ele alacağız; ama burada Türkiye’ye parantez açmak lazım. Türkiye bağımsız dış politikası, gelişen savunma sanayisi ve artan küresel etkisiyle zayıflayan Avrupa’nın aksine güçlenen bir ülke konumunda. NATO’nun paydaşları da bunun farkında. Dolayısıyla Türkiye’yi başka ülkelerle aynı torbaya atamıyorlar. Türkiye ABD ile AB’den çok daha iyi ilişkiler kurabiliyorken aynı anda İran ile görüşüyor, Rusya ile istişare edebiliyor. Türk Dünyasını birleştirirken, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi İslam ülkeleriyle ciddi savunma anlaşmaları imzalayabiliyor. Milli çıkarlarını koruma konusunda tavizsiz tutumlar alabiliyor. Özellikle bu günümüzde bir çok ülke için en fazla bir hayalden ibaret.

 Bir zamanlar SSCB korkusuyla NATO’ya girmek için çabalayan Türkiye, bugün NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip, millileştirdiği savunma sanayisi ve drone/İHA başta olmak üzere teknoloji üreticisi ünvanıyla gerçek bir NATO paydaşı. Yani artık NATO’da sadece 2026 toplantısının ev sahibi değil, tabir-i caizse mekanın da sahiplerinden biri haline geldik. Türkiye olmadan ne NATO 3.0, ne Avrupa’nın güvenliği ne de NATO’nun sürdürülebilirliği mümkün değil. Üst paragrafta işaret ettiğimiz ‘’küresel yapıları güzünüz ölçüsünde kullanabilirsiniz’’ noktasında çok önemli bir eşiği atladık.

 Ankara zirvesi geride kaldı. Dünya’da ses getiren bu zirvede yaşananlar yeni bir güç dengesinin habercisi olarak hatırlarda kalacak. 1991’de Berlin Duvarı yıkılırken “Winds of Change” (Değişim Rüzgarları) şarkısı yeni kurulan düzenin müziği olmuştu. İç ve dış duvarlarını yıkan, savunma sanayisini güçlendiren ve imparatorluk mirasını özümseyerek özgüvenini yeniden inşa eden 2. Yüz Yıl Türkiyesinin NATO ve Dünya üzerindeki güçlenen konumunun dönüm noktası olan bu zirvenin teması da Dünya Liderlerini karşılayan Mehteran Takımı olacak. Zirve sonrası kısıtlı çevrelerde çıkan “Mehter alerjisi” bunun sonucu olsa gerek. 

Yorumlar

Yorum bırakın