Türkiye – Pakistan – Suudi Arabistan Paktı /Tolga Akpınar

7 Ağustos 2026 Cuma günü bölgesel siyaset adına önemli bir olay yaşandı. Ocak ayından beri konuşulan “Türk – Suudi – Pakistan Savunma Mutabakatı” Mekke’de Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla imzalandı. Gözlerin Mekke’ye çevrilmesine vesile olan bu antlaşma gördüğü ilgiyi fazlasıyla hak ediyor; zira etkilerinin çok daha derin ve uzun vadeli olması muhtemel.

Antlaşmanın 3 sac ayağı bulunuyor. İlki kolektif caydırıcılık; ülkelerden birine saldırının ortak güvenlik riskine dayalı değerlendirilmesi ve BM’nin 51. Maddesine atıfla tüm taraflar adına meşru müdafa sayılması. İkincisi; savunma sanayi ayağı. Müşterek projeler, askeri sistemlerin uyumlandırılması gibi teknik detayları içeriyor. Bir önemli ayak da terörle mücadele. Taraf ülkelerin bölgesel ve küresel terörle mücadelede istihbarat paylaşımları ve işbirliği yapmasını sağlıyor. Antlaşmanın Suudi Arabistan başkenti Riyad yerinde Mekke’de yapılması ve adının “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” konması da 3 Müslüman Ülkenin kardeşlik bağlarına yapılan bilinçli bir vurgu.

İlk bakışta bir çok insan bu paktın “İsrail, Yunanistan, BAE hatta İran Karşıtlığı” paktı olduğunu düşünebilir; ama durum öyle değil. Cumhurbaşkanı Erdoğan da yaptığı açıklamada “Antlaşma hiçbir ülkeyi hedef almadığı gibi bölgemizin huzurunu, refahını ve istikrarını amaçlayan tüm kardeş ülkelerin katılımına açıktır.” diyerek esas amacın saldırganlık değil caydırıcılık ve bölgemizde huzur ortamının inşası olduğunu vurguladı. Buna rağmen antlaşmadan rahatsız olan ülkeler elbette ki yok değil. İsrail ve Yunanistan basınlarında ciddi bir rahatsızlık hissedilirken dikkatlerden kaçan bir ülke var ki, esas mevzu orada. Bu ülke Hindistan. Tarihsel olarak Pakistan ile her zaman gergin olan Hindistan; popülist Mondri iktidarında çok daha milliyetçi ve agresif bir noktaya geldi. İki ülke arasında yaklaşık 80 yıldır çözülemeyen Keşmir Sorununa ek olarak Hindistan içinde de Müslümanlara karşı baskı ve ayrımcılık bu dönemde tavan yaptı.

Hindistan’ın Türkiye’ye tavrı da saldırganlaşmış durumda. Pakistan Halkının Milli Mücadele’de bize elindeki avucundakileri yollayacak kadar derin bir kardeşlikle Türklere bağlı olmasının yanı sıra, son yıllarda Kurtlar Vadisi ve Osmanlı Dizilerinin yakaladığı popülerlikle Türkiye’nin ‘yumuşak gücünün’ artışının da farkında olan Hindistan Türkiye’ye turizm boykotu, Türk Mallarına boykot kampanyaları ve sosyal medya operasyonları yapmaktan geri durmadı. “Önce Millet” sloganıyla yayılan Türkiye boykotu, sosyal medyada Pakistanlı görünümlü hesaplar açıp Türk Kadınlarının namusuna hakaret ederek Türklerle Pakistanlıları karşı karşıya getirme amaçlı troll operasyonlarına uzadı. Türkiye’nin Pakistan’a İHA satışı sonrası üniversiteler arası anlaşmaları iptal etme hamlesine kadar götürdüler işi. Başbakan Mondri’nin GKRY’ne gidip sınırdan Türk Tarafı ve Türkiye’yi dürbünle izlemesi gibi enteresan olaylar oldu.

Bölgeye dair siyasi sorunların dışında bir de iklim felaketi bazlı bir tehlike var. Çok uzak olmayan bir geleceğe dair yapılan tahminlerde bölgedeki ortalama sıcaklık artışının çok büyük göç dalgalarını tetikleyebileceği ve bu rakamların 2050’de 40 milyonları bulabileceği yazılıyor. Aşırı sıcaklar, bunun bitireceği tarım, su kıtlığı vs derken kitlelerin ilk hedefinin Avrupa, dolayısıyla Türkiye’nin de yer aldığı bir rota olması sürpriz olmaz. Bu göç dalgası “Kavimler Göçü” tarzı bir etki yaratabilir.

İşte bu iki kritik noktada şimdiden önlem almak için bölgede müttefik siyaseti ve ortaklıklarımızı geliştirmemiz doğru olacaktır. Nasıl ki son 23 yılda kısıldığımız Anadolu’dan sonunda çıkıp üslerle donattığımız Afrika’da, Suriye başta olmak üzere komşu ülkelerde, Kosova ve Karadağ gibi tarihi bağlarımız olan bölgelerde politik etkimizi arttırdıysak gelecek nesillerin emniyet-i kâmilesi ve Anadolu’nun huzuru için Güney Asya’ya inmek ve politik nüfuzumuzu arttırmak zorundayız. Bahse konu antlaşmayla devletimiz bu yöndeki ilk somut ve kritik hamlesini yapmıştır. Amaç ne saldırganlık ne de emperalizmdir. Amaç; Türkiye Cumhuriyeti’nin 2. Yüzyılının huzurunu tam tesis etmektir. Mevcut ateş çemberinde bizi güvende tutan Türk Devlet Aklı tecrübesiyle yine milletinin huzur ve güvenliğini şimdiden sağlama alıyor. Ek olarak; olası göç konusu Avrupa için hayati bir tehdit. Yani Avrupa’nın Türkiye’ye olan ihtiyacının arttığını ve bu antlaşmaların AB ilişkilerinde de elimizi güçlendirdiğini not düşelim…

Yorumlar

Yorum bırakın