
Fatih…
İstanbul’u fetheden kutlu sultanın ünvanını isim olarak alan; Selatin Camiileri, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı ve surlarıyla İstanbul’un kalbi olan semtimiz. İstanbul binlerce yıllık tarihinde nasıl Roma, Doğu Roma ve Osmanlı gibi 3 imparatorluğa başkentlik yaptıysa Fatih de İstanbul’un başkenti oldu. İstanbul bu semtte kuruldu, 3 imparatorluk da buradan hüküm sürdü. Bugün başkentimiz Ankara olmakla beraber aslında İstanbul en ‘’baş’’ şehrimiz olma kudretini sürdürüyor. Başkent farklı olsa da ‘’ebed müddet’’ dediğimiz devlet geleneğimiz Fatih Suriçinde nefes almaya devam ediyor.
3 imparatorluk gören Fatih düz bir semt değildir. Zamanın ruhunu yapılarına yansıtan bir tarih sahnesidir. Bugün Topkapı Sarayının bulunduğu yerde daha önce Bizans Sarayı vardı. Örneğin Yerebatan Sarnıcı.
Roma’nın küçük kardeşi olarak kurulup Dünya’nın bir numaralı şehri olan İstanbul’da zamanın ruhu değişir ve tarihi merkezi Fatih buna uyum sağladığı gibi, değişimi Dünya’ya en güzel ilan eden sahne olur. Bunu da yapıları; yani surları ve tarihi binalarıyla yapar. 1204 Haçlı Seferi esnasında Latin işgaline uğrayan İstanbul, Ayasofya’nın yağmalanmasına şahitlik etti. Katolik İbadethanesine dönüştürülen tarihi mabed, kendisini dahi koruyamayan Doğu Roma’nın vadesinin dolduğunu ilan ediyordu. 1453 yılında II. Mehmed şehri kuşattığında Roma’dan yardım isteyen Doğu Roma’ya Roma şart olarak Katolik ve Ortodoks kiliselerin birleştirilmesini şart koşar. Bizans yönetimi bunu kabul edince Ayasofya Papalıktan gelen Katolik din adamlarına tahsis edilir. Bizans Sarayı’nın bu tutumu halkın bir bölümünde ciddi tepki çeker. Dönemin etkin din adamlarından Gennadios isyan bayrağı açar ve Pantokrator Manastırına yerleşerek Ayasofya’ya hakim olan dini ve siyasi ortama muhalefet etmeye başlar. ‘’Roma külahı görmektense Türk sarığını tercih ederim’’ deyişi bu dönemden mirastır. Pantokrator Manastırı dediğimiz yer bugün Fatih Camii ve Süleymaniye Camii arasında kalan Molla Zeyrek Camii’dir. Fetihten sonra camii kimliği kazandırılan bu tarihi yapının isyankar din alimi Gennadios da Fatih Sultan Mehmet döneminde Ortodoksların dini liderliğine ve temsilciliğine getirilmiştir. Burada Fatih Sultan Mehmet’in siyasi zekasına da vurgu yapmak önemli; zira Katolik Roma’ya tepkinin sembolü olmuş bir alimin bu makama gelmesi Türklerin şehri fethi sonrası iki mezhep arasında oluşabilecek bir ittifakın önüne set çekmiştir.
Sadece imparatorluklar arası geçişlerde değil, Osmanlı’dan bugüne bile yapıların kimliği ve taşıdığı mesajlar ciddi değişimlere uğramıştır. Bugün Ayasofya, daha önce saray bahçesi olup zamanla parka dönüşen Gülhane Parkı’nın Divanyolu girişi, Yerebatan Sarnıcı gibi tarihi yapıların bulunduğu meydana adını veren Sultanhamet Camii’nin hikayesi bunlardan en ilgincidir. Sultan I. Ahmet dönemi Osmanlı adına çok önemli değişimlerin yaşandığı bir devirdir. Kendisi döneminde ‘’ekber-i erşad’’ sistemi yürürlüğe girmiş ve tahta çıkan şehzadenin diğer adayları tasfiye etmesi geleneği yerine ailenin en yaşlı üyesinin tahta geçmesi fikrine bırakmıştır. Dönemin bir diğer olayı; I. Ahmed’in kendi adına bir selatin camii yaptırma kararı vermesidir. Padişah Ayasofya’nın tam dibine, daha önce hiç yapılmadığı şekilde 6 minareli bir camii yaptırma kararı almıştır. Bu kararlar ciddi tartışmaları beraberinde getirmiştir; zira I. Ahmed bölgeye camiiler yapan dedeleri Fatih, Yavuz veya Kanuni gibi büyük seferler ve büyük fetihler yapmamıştır. Böyle bir sultanın başkentin göbeğine atalarının fetihler sonrası yaptırdıkları selatin camiilerini gölgede bırakacak, o dönem sadece Mekke’de bulunan 6 minareli bir camii yapımına girişmesi hoş karşılanmadı. Sultan, Mekke’de bulunan camiiye 1 minare daha ekleterek bu engeli aşmış ve türbesini de düşündüğü camiisini Sedefkar Mehmed Ağa’ya yaptırmıştır. Camii yapılsa da tartışmaların bitmediğini dönemin kaynaklarından görüyoruz. Öyle ki; dönemin İstanbul Halkının bir bölümü fetih yapmadan camii inşa ettiren I. Ahmed’in gözbebeğine ‘’imansız camii’’ demiş ve cuma namazlarına başka camiilerde gitmeye özen göstermiştir. Bugün Dünya’da ‘’The Blue Mosque / Mavi Camii’’ olarak bilinen, Türk rengi olarak bilinen turkuazı Dünya’ya hatırlatan, Osmanlı’nın en büyük miraslarından kabul edilen ve çinileriyle göz kamaştıran meşhur camiimiz başlangıçta ciddi tartışmalar hatta direnişle karşılaşmış ve taşıdığı anlam zamanla değişmiştir. Aslında bu anlam kaymasında daha derin bir mevzu var; zira ‘fatih’ olmayan bir padişahın yaptırdığı Sultanahmet Camii aslında ‘’ordu ile sefere çıkan, kuşatmalar yapan, diyarlar fetheden komutan padişah’’ stilinin yerini modern döneme yakın bir ‘’saraydan sistemi yöneten devlet başkanı padişah’’ almasının sembolüdür. Kanuni sonrası giderek aşınan bu stil . IV. Murat gibi istisnalar gelse de Osmanlı ‘’padişahlık’’ konusunda büyük bir değişim yaşamış ve bu değişimi tarihe ve Dünya’ya resmi olarak ilan eden yine Fatih Suriçi olmuştur.
Özetle bu coğrafyada yaşanan köklü değişimleri ilan etme ve okumada önce İstanbul Fatih’e bakmanın binlerce yıllık bir geçmişi var. Fatih’in incisi de en büyük ‘’sözcüsü’’ de elbette ki Ayasofya’dır. Vikinglere kadar bir çok toplumun hayalini süsleyen, 1204’de Haçlı İşgalinde ilk el konulan, 1453’de II. Mehmed şehrin kapılarına dayandığında Papalığın şartlı yardım için ilk istediği şeylerden olan, Mayıs sonunda şehri fetheden 21 yaşındaki kudretli padişah II. Mehmed’in tarih huzurunda ‘’Fatih Sultan Mehmed’’ olmaya atının sırtında sakince ilerlediği büyük mabed, 1935 yılında anlaşılabilir sebeplerle müzeye çevrildi; zira genç cumhuriyetin önünde II. Dünya Savaşı belirmiş, ne ekonomik ne askeri ne de ittifaklar olarak savaşı tek başına kaldırabilecek durumda olmayan Türkiye de çeşitli arayışlara girmiştir. Balkan Antantı (1934) ve Sadabat Paktı (1937) aynı döneme gelmesi tesadüf değildir. Yaklaşan ateş topuna karşı Türkiye yeni bir siyaset arayışına girmiştir. Ayasofya da bunun sembollerinden biri olmuştur. Önceliğin “hayatta ve tek parça kalmak” olduğu 1930’larda bu karar tartışılsa da anlaşılabilir. O dönem böyle misaller bolca var. Örneğin çok partili hayata geçiş denemesinin en büyük sebeplerinden biri, SSCB ve demokratik batı arasında kutuplaşan Dünya’da Fransa üzerinden krediye erişebilmekti.
24 Temmuz 2020’de ilk cuma namazı kılınarak Ayasofya yeniden camii statüsüne dönüş yaptı. Bu son derece doğru ve yerinde bir adımdır. İçerdiği mesaj da mühimdir. Cumhuriyetin 2. Yüzyılını ‘’Türkiye Yüzyılı’’ ilan eden Türkiye, bu hamlesiyle bir çok mesajı tek seferde ilan etmiştir. İlk mesaj net; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha bir kaç gün önce söylediği üzere “İster kabul edin ister etmeyin; ama artık redd-i miras eden bir Türkiye yok!”. Türkiye artık Osmanlı gibi bir Cihan İmparatorluğunun mirasına gururla ve şevkle sahip çıkan bir ülkedir. Diğer mesaj; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2018 yılındaki ifadesiyle “Karşınızda ne Osmanlı’nın hasta adamı ne de cumhuriyetin çömez Türkiyesi var”. Türkiye artık ne II. Dünya Savaşı, SSCB korkusuyla bir yerlerin parçası olmaya çalışan genç bir ülke ne de Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi çaresizce taraf olmaya zorlanan bir durumda. Türkiye; gelişen yerli savunma sanayisi, artan jeolopoilitik önemi, enerji / göç yolları ve güvenliğine etkisi, tüm Dünya ile ilişki kurabildiği dış politikası, Afrika’ya kadar uzanan üsleri, Türk Dünyasından NATO’ya artan gücüyle bölgesel güçlükten küresel güç olmaa adım adım ilerleyen bir oyun kurucu. Bizim artık cam tavanlarımız yok. Hatırlayın “Ayasofya Camii olursa neler olur?” temalı değerlendirmeleri. Ne boykot yeme ihtimalimiz kalmıştı, ne yaptırım görme ne de uluslararası dışlanma. Hiçbiri olmadı. Türkiye artık öyle zayıf bir konumda değil. 1453 yılında fethin mührü olan Ayasofya 2020’de de Güçlü Türkiye’nin mührü oldu.
Ayasofya’nın camiiye çevrilmesi bir meydan okumadır; fakat kimi marjinal çevrelerin iddia ettiği gibi iç siyasete dönük değil, 2. Yüzyılını “Türk ve Türkiye Yüzyılı” ilan eden Türkiye’nin, bahse konu 2. Yüzyılın hemen girişinde Dünya’ya yeniden meydan okumasıdır. Bunu da imparatorlukların kalbi Fatih ve 7 tepeli İstanbul’un en güzel gerdanlığı Ayasofya üzerinden vermiştir.
24 Temmuz 2020, sadece bir eserin aslına dönüşü değil siyasi tarih adına da bir dönüm noktasıdır…
Yorum bırakın